KUTLU MEKAN - KUTLU ZAMAN umre izlenimlerim...

MEKKE:
Bir kutlu mekan, bir başka mekan. Bambaşka bir heyecan.
Uçağa binmemizle yolculuğumuz başlıyor, yolculuğumuzla beraber, kalp atışlarımızın da sayısı artıyor. Şehir sınırına girmeyle birlikte, ruhumuzda o güne dek çok da hissetmediğimiz bir aidiyet beliriyor. Anne kucağına kavuşmuş bebek gibi. Ruh, ilk kez var olduğu kalu belaya geri dönmüş gibi... Artık oradaki hayata karışıyorsunuz. Ruhunuz sanki kaybettiği memleketini buluyor gibi...
Gecenin karanlığında uçağımız iniyor arap topraklarına. Mescidi harama uzağız. Varana dek nasıl sabredeceğiz? Sabah namazına yetişebilir miyiz kabeye? Aman Allahım sabah namazını kabede mi kılacağız, kılabilecek miyiz sahi?
'Mikad sınırına girmiş bulunuyoruz' müjdesini veren anonsla birlikte, otobüste uğultuya karışan 'Allahu ekber' nidaları yükseldi. gönlümüze bayram gelmişti. Mikad sınırı Mescidi harama yaklaştığımız anlamına geliyordu. Kafile hocamız “Lebbeyk” sesleriyle uyarıyordu bizi. Dilimiz hemen onunla beraber söylemeye başlamıştı. Artık ne göğsünüzdeki kalp atışlarına ne de gözünüzden akan yaşlara hakim olamıyorduk. “Lebbeyk allahümme lebbeyk! Lebbeyke la şerike leke lebbeyk!”
Hadi dursa da otobüs insek. Koşsak kabeye bir an önce görsek, yüz sürsek. Kim bakar valizlere, kim otel arar kalmak için.
Hocamız “kabeyi ilk gördüğünüzde ne dua edeceğinizi iyi düşünün. Haydi gidiyoruz!” dediğinde, heyecanın bir son sınırı olmadığını anlamıştım. Başım önde ilerliyorduk, çünkü ilk olarak sütunların aralarından belli belirsiz görmek istemiyorum kâbeyi. Hocamız kabeyi ilk gördüğünüzde edeceğiniz duaya dikkat edin demişti. Tam önüne geldiğimizde: 'Şimdi bakın, bakın ve dua edin!
Ve kabe tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde. Bu ne asalet bu ne ihtişam ya rabbi! Bu ne güzellik! Tabi düşüyor boynunuz yana. “sana geldim yarabbi! senin evin işte karşımda. sen beni davet ettin ve bende geldim. Lütfuna sonsuz şükürler” diyebildim.
“ey kara örtüsüne bürünmüş kutsal ev
sen nelere kadirmişsin meğer”
Şunu herkes çok iyi bilmeli ki: Hiçbir yerde gördüğünüz kabe resmi ya da fotoğrafı, onu olduğu gibi yansıtmıyor. O cansız bir nesne olmaktan çok uzak, adeta canlı. Ancak, İbn Arabinin dediği gibi: ‘Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen’in güzelliğinden kinayedir. Hangi evi anlattıysam hep Sen’in Beyt’inden söz ediyorum.’ Evet görüntüler ona benziyor ama, hiç biri tam o değil. Ancak aslındır seni hakkıyla anlatan, diye mırıldanıyorum. Dedim ya canlı bir varlık sanki, ya o size doğru gelecek yerinden sökülüp, ya da siz ona koşup sarılacaksınız, öyle bir enerjisi var. Betondan kare bir kutu olarak düşündüğümüz tek odalık bir ev değilmiş meğer kabe. Kaybedilen sevgiliyi yıllar sonra bulmak gibi. Ve gözü ondan başka yere çevirememek. Doya doya bakmak, seyrine dalmak, zamandan bağımsızca.
Kâbe, kendisini ilk gören herkesin gönlünde o ateşi yakar. Yanmış ki, dönüyor, dönüyor insanlar etrafında. Onun aşkına pervane misali. Yanmak pahasına ateşe uçuşan kelebekler gibi görünüyor insanlar, uzaktan bakınca. Dönenlerin biraz gerisin de de, sıra sıra alnını yere koymuş secde edenler…
Ellerimizi açıp ilk dualarımızı dikkatli bir şekilde yapıyoruz. O’nun kapısından boş dönülmez, O’nun kapısına varan mahrum edilmez, biliyoruz. İbrahim, İsmail'le birlikte Ka'be'nin sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";1 biz de günlerce dualar ettik. Ve biz de karışıyoruz tavafa. Oradaki müziksiz tabii ahenge biz de dahil oluyoruz. Dilimizde Rabbenalar bazen kalabalıkta kilitleniyor adımlarımız, bazen de açılıveriyor önümüz koşuyoruz. Biraz da korkarak ezileceğimizden sola doğru birer adımlarla Allah'ın evine yaklaşmaya çalışıyoruz. Yavaş yürüyen yaşlıları geçerken, bazen ayaklarımızı eziyor daha yaşlı olanların tekerlekli arabaları. Omuzlardaki zenci bebekleri seviyorum bazen ve her bebek gelmeli buraya, hatta gözleri ilk bu evi görmeli diyorum.
Her renkten her ırktan insanlarla rabbimize niyazda bulunduk günlerce. Tanımadığımız insanlarla omuz omuza namaz kıldık. Kılınan namazların ardından, mümine hanımların birbirlerine gülümseyerek, adeta sevgi diliyle konuşması, İslamiyet'in nasıl bir kardeşlik dini olduğunun en anlamlı ispatı idi.
O kutsal mekanda ibadetten başka bir şey, size lezzet vermiyor. Kabenin kara gözlerine bakarak daha çok secde yapmak, biraz daha namaz kılmak istiyorsunuz. Tavafın ardından say yaparken anlıyorsunuz ki, daha önce sırf ibadet için ayaklarınız hiç ağrımamıştı. En çok ayaklarınızın ağrıdığı zamanın, alışveriş için çarşı pazar gezerken olduğunu hatırlıyorsunuz. Evet yapılan tavafların ardından gelen safa ve merve arası yürümek epeyce yoruyor insanı. Bazen hava dayanılmaz derecede bunaltıcı olsa da, rabbim yetişiyor evinde misafir olan bizlerin imdadına, bir rüzgar okşuyor yüzünüzü ve inşirah buluyorsunuz. Rabbim bizi görüyor, zorlukların yanında ikramda bulunuyor diyorsunuz. bu şerefli din bize ulaşsın diye ne Canlar feda edilmiş bu yollarda, biz yorulmuşuz bunalmışız çok mu?
Şüphesiz, safa ile merve Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.2 Şükürler ediyoruz bir umre görevimizi daha tamamladık diye. Günler hem çok bereketli ve uzun, hem de gidiş günü yaklaştığı için kısa geliyor. Dualar, tavaflar, gözyaşları devam ediyor havadaki 55 dereceye inat. Göz kapaklarınız ağlamaktan batsa da gözlerinize, gönlünüzde bir çağlayan, dışarı akmak istiyor sürekli. Orada kimse kimseyi yadırgamaz, niye ağlıyor diye meraklanmaz. Her gönülde aşkla karışık hüzün vardır ve her gözde yaş vardır mutlaka.
Artık gitme vakti gelmiştir ve artık ayrılık ateşi karışmıştır gönüllerdeki aşk ateşine. Gözyaşları, sebebi mahiyetini değiştirmiştir.
Hep şunu tekrarladı durdu beynimdeki ses: Gitmek zorunda mıyım? Neden ki? Evim başka bir ülkede olduğu için mi.. yok ben kalmalıyım, ben şurada uyurum kimseye zararım olmaz. kalamaz mıyım biraz daha... Başka bir ses: Yeter hadi diyor, kalk, otobüsü kaçıracağız.
Kabeyi ardında bırakıp gitmek çok zor. O kadar ağrına gidiyor ki insanın. Dönüp dönüp bakıyorsunuz ya son kez bakıyorsam diye.. Unutturma ruhuma buradaki güzellikleri ya rab. Bir daha gelmeyi nasip eyle...
MEDİNE:
Ve düştük medine yollarına. Gönlümüz kabede gözümüz ardımızda kalsa da, varacak olduğumuz diyarın heyecanıyla tatmin buluyorduk. Gittikçe aksine uzayan yollar, azalan sabrımızla birleştikçe, birbirimize 'sabır, sabır' diyorduk.
Otobüstesiniz ve yapacak çok bir şeyiniz yok. Camdan, dışarıdaki bir türlü bitmeyen yolu izlerken diğer yandan da dualarla bezenmiş hayaller kurmak yapılacak en güzel şey. Yola dalmış gözlerim yol kenarında “medine” levhası ararken, alışık olmadığı şeyler görüyor. Dikkat ediyorum da; belli mesafe aralıklarla “ya allah” “lailahe illallah” “ya sabır” “allahu ekber” “elhamdülllah” gibi levhalar koyulmuş yol kenarlarına. önce yanlış mı okuyorum diyorum ama sonra ne güzel bir uygulama olduğunu anlıyorum. Öyle ya, sadece gidilen asfalt yolu göstermekle kalmamalı işaretler. Bazen tıkanan trafiğe sabır çek demeli. Bazen haline şükret demeli. Bazen de rabbini unutma demeli “ya allah” levhası ile.. Ne hoş, tabelalar her iki yolu da gösteriyor yolculara, diye düşünürken. Mikrofondan gelen sesle irkiliyoruz: “Medine-i Münevvere'ye Peygamber beldesine hoşgeldiniz. Salavatları çoğaltalım.”
Yine gece yarısı varıyoruz kutsal mekana. Herkes odalarına çekilirken, benim gözlerim yeşil kubbeyi arıyor. Çok yakınız ama yinede buradan görünmez diyorlar. buna sebep olan dev otellerin varlığına kızıyorum. Göremezsek, gideriz. Sabahı kim bekler. Cami tabi ki kapalı, ama olsun tertemiz mermerler üzerinde ve Abdül Mecid kapısının önünde şükür namazı kılıp dönüyoruz. Yeşil kubbeyi de görmenin gönül huzuruyla dönüyoruz otellerimize.
Gün ışığıyla ziyaretler başlıyor. “Ben geldim ey sevgililer sevgilisi. Esselatu esselamu aleyke ya rasulallah... Esselatu esselamu aleyke ya habiballah. Selam olsun sana ey Allahın sevgilisi. Gelemeyenlerden selam getirdim sana.”
Ümmü mektun gibi o'nu (sav) görmeden seslendik o'na. El açıp huzurunda dua etmekten başka bahtiyarlığımız yoktu. Hürmetine kabul olacak diye, tüm isteklerimizi sunuyorduk tüm dünya Müslümanlarıyla aynı anda.
Sonra üzerinde konuşmalar yaptığın minberini seyretmek, seni bir kez daha ayetlerden haber verirken üzerinde hayal etmek. Ve bu zamanda yeryüzünün sana ne kadar çok ihtiyacı olduğunun bir kez daha farkına varmak. Yeşil seccadelere ulaşıp da üzerinde iki rekat namaz kılmak için -itiş kakış- tatlı mücadeleler vermek. Namaza durunca daha iyi anlıyorsunuz neden iki rekat namazın bir türlü bitirilemediğini. Secdeden kalmak istemeyen alınlar, nurlanıp kalkıyor ayağa pırıl pırıl.
Aklıma, uzaklaştıramadığım bir düşünce gelip çörekleniyor. Yaşadığı ve savaştığı yerleri, doğduğu evi görmek hatta o anda bedeninin yattığı mekanda olmak; kendisini ya da en azından bir resmi olsaydı da onu görseydik diye düşündürüyor insana. böyle bir şey mümkün değil biliyorsunuz ama... orada her şey tamam tek eksik onun suretinin olmayışı oluyor. Artık hızla aklımdan uzaklaştırıyorum bu fikri. Biliyorum ki, hiçbir resim seni anlatmaya, göstermeye yetmezdi. Bir gün Hz. Mevlananın eşi, selçuklu sarayının meşhur ressamı Aynü'd-Devle'yi çağırır ve Hz. Mevlananın resmini çizip kendisine getirmesini söyler. Ressam çizmeye başlar. Fakat, her çizdiğinde kağıttakini ayrı, karşısındakini ayrı görür. Tam yirmi adet kağıt eskitir. Sonunda resimleri bir türlü mevlanaya benzetemez. Ressamın san'atı, çizdiklerinin içinde kaybolur. Hz. Mevlana'nın ellerine kapanır:"Bir dinin velisi böyle olursa, kim bilir nebisi nasıl olur?" diyerek, heyecan ve dehşet içinde kalır. o halde Hiçbir ressam seni çizemez, hiçbir fotoğraf sana benzemez.
Medinedeki günlerin de sonu geldiğinde asıl sabır gereken zaman dilimine girilmişti. kimse kimseyi teselli etmeye çalışmıyordu. gözyaşları sel olup gidiyordu. yine ayaklarınız geri geri giderken O'nu (sav) huzurundan, yeniden gelmek duasıyla karışıyordu salavatlar. neden gitmek zorunda olduğumu, otomatiğe bağlanmış zihnim yine soruyordu, mantıklı bir cevap beklemeden. peygamberin misafiri olup da arkanı dönüp gitmek onu orada bırakmak en zor şey. ama çabuk geliyor derdimin dermanı. bir ses gitmek zorundaysan sen onu yanında götür diyor. Nasıl ? Sünnetiyle onu al yanında götür. Evet doğruydu ve peygamberim “beni aranızda sünnetimle yaşatın” buyuruyordu. o halde bende öyle yapacaktım. benimle her yere gelmesi daima yanımda olması mümkündü peygamberimin. Al şu ezilmiş ayakkabılarını ve düş artık yollara...
Ayakkabılarımı elime alıp önce birbirine vurup tozlarını döktüm, sonra besmeleyle önce sağ tekini giydim. İşte peygamberim ilk adımımla yanımda, bundan böyle gittiğim her yerde benimle olacak.
YURDA DÖNÜŞ: uçakta günlüğe dökülen notlar...
Ey yeryüzünün en kutlu mekanları... Kıyamlarını, secdelerini, tavaflarını özleyeceğim. Yankılanan sabah ezanlarını özleyeceğim. Makam-ı İbrahime olan yakınlığımı, Hacer-ül Esvede hiç yaklaşamamamı, altınoluğa baktıkça memleketimi solukladığımı, İhramın nasıl bir disiplin olduğunu, birbirini kaybeden eşlerin buluştuğu Arafat tepesini, orada ettiğim duaları... yeryüzünde böyle doyumsuz bir tat daha olmadığına inanıyorum. Unutturma bu lezzetleri Allah’ım! tekrarını yaşat.
AYŞEGÜL AKAKUŞ. aysegul_ akakus@hotmail.com
Bizim Aile -Eylül 2007sayısında yayınlanmıştır