ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLARDAN ÇEKİYORUM!

Üzgünüm…

Birkaç fotoğrafın beni bu denli üzeceği hiç aklıma gelmezdi.

Hayat çok ilginç... Farklı zamanlarda çok başka şekillerde çıkıyor insanın karşısına. İzlediğimiz bir filmde mutlu, neşeli, hüzünlü, korkunç ne kadar kareyi peş peşe görüyorsak aslında aynısını kendi hayatımızda da görüyoruz. Kendi hayatımızdaki karelerden etkilenmemiz aynı şiddette olmuyor, çünkü o derece peş peşe duygu bombardımanına tutmuyor yüce yaratıcı bizi. Fasılalarla yaşıyoruz kaderimizi.

Bir düşünün, bu karışık duygular içerisinde, yalnızca mutlu anlarınızı geri getirmek ya da tekrar yaşamak istersiniz. Belki de bu hissiyattan dolayıdır ki, insanlar hep en güzel anlarını resimlemişlerdir. Böylece fotoğraflara bakarken o anları bir nevi yeniden yaşamış olurlar.

      Öyle güzel anlar bahşediyor ki yüce yaradan, “yaşamın tadı bu olsa gerek…” diyor, daha bir sarılıyorsunuz hayata. Ben de hızla akıp giden günlerin mutlu anlarını biraz olsun geri getirmek için ya fotoğrafla sabitliyorum ya da günlüğüme yazı ile nakşediyorum. Bu durumda geçmiş günleri biraz olsun geri getirmiş oluyorum.

Fakat arada bir dikkatsizlik yaşayabilir herkes (!) Menüsü Türkçe olmayan bir sürü elektronik cihazlarla yaşıyoruz. Dikkatsizlik sonucu cep telefonunuzun ya da kameranızın “birini sil” yerine “tümünü sil” butonuna basabilir bir daha asla geri getiremeyeceğiniz fotoğrafları silebilirsiniz. Bu yüzden bir gece sabaha kadar uyuyamadığınız da olabilir. “Eskiden fotoğraf mı vardı? Boş ver gitsin.” Teselli cümlesiyle karşılaşırsınız ama pek bir işe yaramaz. İnadına inadına gözünüzün önüne gelir bir bir tüm silinen resimler. Nasıl da içten gülmüştünüz, nasıl da özel poz vermiştiniz beraber, en güzel halinizle en şık giysilerinizle en güzel manzaranın önünde sabitlemiştiniz kendinizi… vs.düşünceler…  vs…

      “Kaybolan görüntülerin –silinen resimlerin- bu dünyada suya yazılan yazılar kadar zayıf olduğu, işte bu yüzden çabucak yok olduğu ama o görüntülerin bizim hafızamızda kazılı ve asla silinmeyecek olduğu düşüncesiyle beni teselli eden ve yanımda olan sevgili eşime sonsuz  teşekkürler...
 
Üzgündüm…

Birkaç fotoğrafın beni bu denli üzeceği hiç aklıma gelmezdi.

O mutlu karelerde cansız duranların şu an hayatta ve yanımızda olduğu gerçeğini farkında olup, bu nimeti unutmamak gerekiyor.

Hayalin peşinden giderken, gerçeği unutmak gafletinden beni kurtardığın için sana sonsuz şükürler olsun Ya Rab.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yaz tatili deyince, yaz tatili gelince...

Yaz ve onun Tatili Gelince…

Haziran ayı deyince sonlandırılmaya çalışılan bir okul, heyecanla beklenen bir tatil akla gelir. Öğrenciler için değişmez bir yıllık planın içinde haziranın yeri hep aynıdır.

Çalışanlara gelince, haziran temmuz ağustos üçlemesi hep yüz güldürür, iç açar. Nasıl olursa olsun tatil aylarıdır işte (!) Yıllık izinler bu arada bir yerlerde kullanılacaktır ya hani,  heyecanla toparlanır işler.

Ev hanımlarını da tam tersine alır bir telaş. Yaz temizliği yapılacaktır, dip köşe. Beyefendilere göre ev hep temizdir, öyle uzun boylu işlere gerek yoktur, hanımlara göre ise tam temizlik zamanıdır. Yani bazılarının tatili de, ev bakım ve onarım çalışmalarıyla geçer.

Her yıl tatilin ne demek olduğunu düşünürüm. Sonra da “herkes düşünmeli” diye düşünürüm. Sizce nedir tatil? Tatil deyince aklınıza ilk gelen şey işten güçten uzak kalmak ya da ders çalışmamak, kitap okumamak mı? Eğer öyleyse, o tatil hiç gelmemeli! Bakın neden?

 Tatil algımızın dışında geçirdiğimiz zamanlardaki disiplinli planlı yaşantı bizi mutlaka daha aktif ve sağlıklı kılıyor. Bunu da kendimizi tatil formatına geçirip –tembellik edince- duyduğumuz bedensel yorgunluktan anlayabiliyoruz. Çalışma ve azim ivmemiz sene içinde yüksek seyrederken tatil döneminde birden düşüyor. Böylece hem maddi hem manevi olarak bize zarar veriyor, fakat biz bunun farkına sonradan varıyoruz.

Bazı tatiller, 12 aylık bir sene içerisinde 9 ay yaşayıp 3 ay bitkisel hayata geçmek etkisi yapıyor kimilerinde. Tatil ve boş zaman olgusu biz insanları hep yanlışa sevk etmiştir. Bunun için yanlış tatil anlayışlarımız -varsa- “yaşam biçimi haline gelmeye başlarsa” diye korkmalıyız. Çünkü büyük ihtimalle Nefs ve Şeytan işbirlikçiliğinde o tarafa kaymak muhtemeldir.

Yıllar önce birinden duymuştum “tatilde tembellikten artakalan zaman olursa…” diye başlayarak devam ediyordu cümlelerine. “Arada yürürüm bazen gazete okurum…” Aman Allah’ım dedim duyunca gazete okumaya zaman olmuyorsa, kitap hiç okumaz, öyle ya. Birden dehşetle aklıma geldi ki, ya namaz kılmaya da üşeniyorsa insanlar tatilde? Namazın tatili var mı? Ya da olur mu? Yok yok… Uzaklaştırdım aklımdan.

Bu şekilde bir tatil anlayışı İslami hayat anlayışıyla hiç bağdaşmaz. İnanlar da bunu farkındadır elbette. İslami ahlak bize hiçbir zamanda ve mekânda “tembellik hakkı” vermemiştir. Ancak dinlenme hakkı vermiştir. O da boş durarak değil, iş değiştirerektir ancak.

Bizler, at sırtında giderken kitap yazanların, savaş meydanında dahi namazı terk etmeyenlerin, fethe çıkarken yanında yükler dolusu kitap götürenlerin torunlarıyız. Şimdi tatil yerinde oturup bununla mı övüneceğiz? Hayır, tabiî ki. Yapılacak şey torun değil talebe olmaktır. Hep ve daima! Talebe talep edendir, örnek alan öğrenendir. Zihnimize ve ruhumuza tatil yaptırırsak, aklımız emekliye ayrılır. O zaman ne yaparız?

Seyri hayırlı, zamanı bereketli, içeriği dolu dolu tatiller diliyorum herkese.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yeni Mevsim Yeni Devir

O gün kendimizi, kışı soluklamak için dışarı atmıştık. Aslında niyetimiz kendimizi kapalı mekândan kurtarıp açık mekânlara koşmak değildi. Yeni gelen kışa yakından bakmak onun temiz soğuğunu hissetmek kısacası mevsimi soluklamak… Birazda tebdil-i mekânla içimizi ferahlatmak… gibi niyetlerle geniş caddedeki mağazalara bakarak ağır adımlarla yürüyorduk.

    Vitrinlerin göz alıcı süslemeleri, gündüz olmasına rağmen yanan renkli ışıklar ve daha nice göz kamaştıran indirim tabelaları arasında başımız dönmüştü. Kendimizi daha sakin bir yere gitmek isterken bulduk. Adımlarımız bizi, diğerlerine göre daha sakin olan bir takı mağazasının içine doğru sürüklüyordu. Fazla düşünmeden kapıdan içeri girdik. Şıkır şıkır takılar, pırıl pırıl inci ve boncuk. Ben her biriyle yakından ilgilenip yorumlar yaparken ve kendime yakıştırdığım her bir şeyi almaya talip olurken, annem içerideki müşterilere duyurmayacak şekilde kulağıma fısıldıyor:

-         ışıltılı görünüşlere kanma. Para tuzağı bunlar biliyorsun. Ve israf gerçeğini de hatırlatırım.

Beni hayal dünyamdaki cennete düşmüş huri kızı modundan kurtarmaya çalışan annem bir kez daha sesleniyor bana:

-         hadi gezdik gördük yeter bu kadar, çıkalım.

Her zaman, bir mağazayı yahut dükkanı gezdiğimizde oradan eli boş çıkmaktan haya eden anneme hak vermekle birlikte, utanmaması gerektiğini, devrin değiştiğini ve artık mağazaların insanlara özgür alışverişi sunduklarını hatırlatıyorum. Bir mağazaya elinizi kolunuzu sallayarak girer gezer ve satıcıyla hiç muhatap olmadan aynı şekilde çıkabiliyorsunuz. Ne içeri girerken selam vermek, ne de dışarı çıkarken ‘hayırlı işler’ dilemek. Annem bunu bildiğini ama çok garipsediğini bu düzene asla alışamayacağını söylüyor.

     Artık mağazalardan raf sistemi kalkmış durumda. Eskiden rafta beğendiğimiz ürünü görmek isterken satıcıdan yahut tezgâhtardan onu açması için ricada bulunurduk. Artık askı sistemi var. Arasında dolaştığınız askılardan, görmek istediğiniz ürünü elinize alarak kendiniz bakabiliyorsunuz. Hatta kimseye sormadan üzerinize giyip deneyebiliyorsunuz. Olmadı, yerine bırakıyorsunuz. Gayet özgür bir alışveriş. (!) Ancak, almaya karar verirseniz, o zaman kasaya uğrayıp kasiyerle muhatap oluyorsunuz. Ama bu durum sizi yanıltmasın! Bu durum sizinle kimsenin ilgilenmediği anlamına gelmiyor. Mağazanın vitrinine bakmaya başladığınızdan itibaren sizi gözetleyen bir kamera var. Her halinizi kaydedip saklayabilen bu makine sayesinde aslında siz kontrol altındasınız.

    Yaşanan değişimin hızını hepimiz farkındayız. Her alanda teknolojinin kendini göstermesiyle bu değişime son hız verilmiş oluyor. İnsanların arasına onların işini kolaylaştırıp onlara hizmet maksadıyla giren teknoloji, aslında insanların gerçekten de arasına girmiş oluyor. Yani insanı insandan ayırıyor koparıyor. Arz ve talebin olduğu alışveriş mekânların da, alıcı ve satıcının hiç konuşmadığı bir dönemde yaşıyoruz. İlginç! Çok ilginç! Bir o kadar da tuhaf. İnsanların olabildiği kadar anlayışsız ve öfkeli, gençlerin de olabildiği kadar asi olması, acaba insanları ‘konuşmadan anlaşma’ ya zorlayan bu sistem yüzünden mi? 1990 model gençlerin gezmede ve tozmada çok başarılı olduklarını, alışveriş mekânlarında da gayet mutlu göründüklerini gözlemlediğimi söyleyebilirim. Fakat bu, soğuk dükkânlardan, samimiyetsiz yüzlerden memnun oldukları anlamına gelir mi bilmem. Daha önceki kuşaklarınsa buna akıl sır erdiremediğini ve benimseyemediklerini söyleyebilirim.

    ‘Modernizm’in Özgürlük şeffaflık kavramlarını yaşantımızın her alanına sokması bize fazlaca alenilik ve çıplaklık kattı. Alışveriş yapmanın güzelliğini aldı elimizden. Daha da ileri giderek özel hayatın masumiyetini ortadan kaldırdı.

 

Bir zamanlar, ellerde dolaşan paralardan bulaşması muhtemel olan mikrobu konuşurduk. Çocuklara bin tembihle söylenirdi bu. Şimdilerde o mikrobun varlığını bile unuttuk. Çünkü artık para devri de kapanıp yerini kredi kartları aldı. Çoğumuz bilmiyoruz ki, çocukluğunda para mikrobuyla hasta olmaktan kaçanlar, şimdilerde kredi kartının sunduğu tehlikeyle hayatından olabiliyor.

    Velhasıl günümüzde adı çılgınlığa dönüşen alışverişin, asıl güzelliği, cüzdanında kalan son bozukluklarla ucu ucuna yettirerek alabildiğin şeyin mutluluğunu yaşamaktır. Paranı satıcının avucuna koyarken ‘bereket versin’ dediğini duyabilmektir. Satıcıya, verdiğin paranın ‘bereketini gör’ diye duada bulunabilmendir. Paranız yetmediğinde, size güveneceğinden emin olarak ‘kalanını yarın bırakırım’ diyebilmektir. Bir de samimâne ‘önemli değil bacım’ dediğini duyarsanız, işte alacağınız en güzel alışveriş lezzeti budur. Teveccühünü kabul ederken, oradan ‘helal et’ diyerek ayrılmaktır.

İşte iki tablo. İşte dünün ve bugünün resmi.

 

       Tebdil-i mekânla içimizi ferahlatmak niyetiyle çıktığımız gezintiden bu düşüncelerle döndüğüm için mutlu olduğum söylenemez. Ama dönüş yolu boyunca annemle konuştuğumuz eski alışveriş günlerinin tadıyla ve özlemiyle içim bir hoş olarak eve dönmüştüm.                         Ayşegül Akakuş.

Yorum (1) Yorum yaz!

…Zenginin Malı Züğürdün Çenesini Yorarmış!

Bir zaman gelecek, televizyon ekranlarında henüz zengin olmamış insanların halleri sergilenecekmiş. Evinde oturanlar da, bu sergiye ağzı açık bakacaklarmış. Sonra gördüğü kişiler hakkında yaptıkları konuşmalar, günlük sohbet konuları olacakmış. Ekrandakinin konuşulacak kadar parası yok iken daha, onu izleyenler hep onu konuşmaktan yorulacakmış…

     Bir zaman sonra bu mesele haftalarca uzayıp giderken, bunu konuşarak çenesini yormak isteyen anneler, çocuklarını erken yatırıp, eşleriyle de ilgilenmez olmuşlar. Henüz zengin olmamış insanların önündeki şans numaralarına gözünü kenetleyen televizyon insanlarından bir adam bir gece, karısının sorduğu “senin maaşınla en fazla kaç çocuğumuz olsa bakabiliriz?” sorusuna 16 cevabını vermiş. O sırada yan dairedeki hanım da eşine “çayına kaç şeker atayım” sorusuna 21 cevabını almış.

 

     Zaman ilerlemiş... Henüz zengin olmamış insanların paraları, eve asgari ücret getirenlerin ağzında sakız olmuş. Kendi ananesini aylardır ziyarete gitmeyen gençler, ekrandaki ‘herkesin ananesi’yle gidip tanışmak istemişler. Masanın ardındaki henüz zengin olmamış en eski adamın hayat hikâyesine ibretle bakıp kendi mücadelelerini unutmuşlar. Sevinince, herkesin yerinden kalkıp tebrik ettiği, öptüğü ekranların abisini, onlarda öpmek istemiş bu arada yan odadaki öz abisini unutmuşlar.   

    Akşam program bitmese, zenginler evine gitmese uyumak, aklına gelmeyecekmiş insanların. Zaten yatsa da o geceki zengin olanın sevincine, uyuyamazmış insan. Bu sevinçle uyuyamayan insanın canı sabah erkenden kalkıp, asgari ücretli işine gitmek ister mi? İstemez tabi ve geç kalır işe. Sonra patronuyla şöyle bir konuşma geçer aralarında:

Gece 1 rahat uyuyamadım. Gelirken yolda 2 adımda bir başım döndü. 3 vesait değiştirerek geldim. 4 lira yol parası verdim. Akşama 5 çayını erken yapalım mı? Zaten 6 elemanın yaptığı işi tek başıma yapıyorum. Haftanın 7ci gününü tatil yapsak da, çalışmasak? 8 milyarım olsa borçlarımı kapatırdım. Tansiyonumda birden 9a indi bak. Hava ısısı bugün 10 dereceye kadar düşecekmiş. Oo saat 11 olmuş ben artık işbaşı yapayım… Sözü patron almıştır:  

Saat 12 oldu öğle paydosu. Bu saate 13 koli mal hazır olmalıydı. 14 saat mesai yapanlar bile senin gibi davranmıyor. İstersen bir de 15 günlük yarıyıl karne tatili verelim. 16 yıllık işverenim, senin gibisini görmedim. Saat 17deki çayını iç, gözüme görünme. 18 yaşındaki delikanlılardan örnek al. 19 koli mal çıkarttılar şu saate kadar. 20 dakika sonra muhasebeye git. 21 günlük paranı al. 22ci gün seni burada görmek istemiyorum! Ama patron! Aması filan yok. Sen kendi kutunu açtın! 

Başkalarının paralarıyla hayal kuranlar sadece çenelerini yormamış olurlar böylece. Hem onların karşısında iken zamanlarını israf ederler. Hem de ellerindekinden olurlar da, farkına bile varmazlar. Üzüldüklerinde iş işten geçmiş, işini kaybeden kendinden geçmiş olur. Son bir hamleyle: “Bari alıştırarak söyleseydin patron, yirmiden geriye saysaydık arkadaşlarla hep beraber” der.

Bir zaman gelecek biz de soracağız: Sen de Var mısın? Zenginin parasını seyrederken, çeneni yormaya, kendini unutmaya, yoksa Yok musun?

 

                                                                                            Şubat 2008 / Ayşegül Akakuş.

Yorum (1) Yorum yaz!

3 ARALIK DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ

Hiçbir şey ‘Sevgi’ye ve ‘İlgi’ye ENGEL değildir!

Tüm insanlar birlik olursa, Engeller atlanır.

Tüm insanlar birbirine yardımcı olursa, Engeller atlanır.

Zira engelli kişilerin yaşadıkları zorluklar, sadece kendilerini değil yaşadıkları aileden çevresine hatta tüm dünya insanına kadar herkesi ilgilendirir. İnsanda duyarlılık gerektirir kendi gibi diğer tüm insanların da rahat ve aynı haklara sahip yaşaması.

O halde herkesi bu gün de, daha duyarlı ve yardımsever olmaya davet ediyorum.

 

Koca bir çınar olur her seven, sevdiği için. Sevilen de açar kollarını ve sarılır cılız bir sarmaşık misali…

Engel olamaz, hiçbir şey sevgi için. Gerçekten seviyorsa şayet!

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

‘Fark’ Savaş ve Kavga sebebi olmamalıdır !

                     ‘Fark’ Savaş ve Kavga sebebi olmamalıdır !   

Bakın, görün ve düşünün… Her biri, hepsi  ‘İnsan’ için… ‘İnsan’a gerekli…

Siyahla beyaz hiçbir zaman dost olmamıştır. Ama insanlar gibi üstünlük mücadelesine de girmemiştir. Herkes önce kendini, sonra yerini bilmiştir.

      O yüzdendir ki beyaz gelince siyah gider. Siyah gelince beyaz çekilir. Aynı anda aynı mekânda yayılamayacak ve oraya hâkim olamayacaklarını bilirler. Ancak anlaşarak sırayla ve  birbiri ardına gelir ve hakim olurlar. “… gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”(Al-i İmran)

 

    Gerek kainatta gerek bulundukları sagîr bünyelerde zıtlık çıkmasın diyedir, bir araya gelmemeleri. Böylece her şey ve herkes, tabiatına uygun davranmış olur. Aslında herkesin kendi mahiyetini ve haddini bilmesiyle, görev ifası lezzetli bir seyrde devam eder. “….geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır.” (A’raf)

 

     Gece karanlığında yolunuzu bulmak için ışık yakarsınız. Işık etrafı beyaza –nura- boyar ve karanlık –siyah-, hemen orayı terk eder.

Siyahla beyaz, karanlıkla aydınlık … Her ikisinin de görevi farklıdır.

 

Aydınlık, beyazdır: Ortaya çıkartmaktır görevi her şeyi.

Karanlık, siyahtır. Örtmek gizlemektir görevi her şeyi. Ancak; “Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur.” (En’am)

 

Her ikisinin de yaratılışında nice sebeb-i hikmetler gizlidir. Her mahluk gibi, onlar da insan’a hizmet için yaratılmışlardır.

Örneğin: “Allah, geceyi içinde dinlenesiniz diye sizin için yaratan, çalışıp kazanmanız için de, gündüzü aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.”(yunus)

 

Siyahın ve beyazın insana hatırlattığı günahlar ve sevaplar da olabilir mi acaba? Elbette olabilir. Siyah karanlıksa, günahlar da karanlıktır. Günahlar, izbe köşelere kör kuyulara layıktır. Beyaz aydınlıksa, nursa, sevaplar ecirler de nurdur beyazdır hatta bembeyazdır. O yüzdendir ki, sevapla günah, iyiyle kötü, bir arada yan yana duramaz. Nasıl ki İmanla küfür aynı gönülde barınamıyorsa, haramla helal aynı şeyde beraber duramıyorsa…

O halde: “ Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler (sevaplar) kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hud)

 

Bu geçici yer yüzünde, her şey bir kıyl-u kâl den ibarettir. Asıl olan daima iyiyle kötünün, haklılık ve haksızlık mücadelesidir. Sonunda insanlar karanlıktan ya da aydınlıktan yana olduklarının hesabını, yine ‘o’nları yaratana vereceklerdir. “…Böylece Allah, haksızlığa uğrayana yardım edecektir ve buna kadirdir. Çünkü Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar. Şu da muhakkak ki Allah, hakkıyla işiten ve görendir.” (Hacc)

 

Gece ile gündüzün birbirine onca zıt oluşuyla asla didişmeyişlerini insan örnek alabiliyor mu?

                                              Ayşegül Akakuş.

Yorum (yok) Yorum yaz!

HERKESİN HAYALİNE GİREBİLECEK BİR SEVGİLİ...

KUTLU MEKAN - KUTLU ZAMAN      umre izlenimlerim...

MEKKE:

Bir kutlu mekan, bir başka mekan. Bambaşka bir heyecan.

       Uçağa binmemizle yolculuğumuz başlıyor, yolculuğumuzla beraber, kalp atışlarımızın da sayısı artıyor. Şehir sınırına girmeyle birlikte, ruhumuzda o güne dek çok da hissetmediğimiz bir aidiyet beliriyor. Anne kucağına kavuşmuş bebek gibi. Ruh, ilk kez var olduğu kalu belaya geri dönmüş gibi... Artık oradaki hayata karışıyorsunuz. Ruhunuz sanki kaybettiği memleketini buluyor gibi...

     Gecenin karanlığında uçağımız iniyor arap topraklarına. Mescidi harama uzağız. Varana dek nasıl sabredeceğiz? Sabah namazına yetişebilir miyiz kabeye? Aman Allahım sabah namazını kabede mi kılacağız, kılabilecek miyiz sahi?

    'Mikad sınırına girmiş bulunuyoruz' müjdesini veren anonsla birlikte, otobüste uğultuya karışan 'Allahu ekber' nidaları yükseldi. gönlümüze bayram gelmişti. Mikad sınırı Mescidi harama yaklaştığımız anlamına geliyordu. Kafile hocamız “Lebbeyk” sesleriyle uyarıyordu bizi. Dilimiz hemen onunla beraber söylemeye başlamıştı. Artık ne göğsünüzdeki kalp atışlarına ne de gözünüzden akan yaşlara hakim olamıyorduk. “Lebbeyk allahümme lebbeyk! Lebbeyke la şerike leke lebbeyk!”

    Hadi dursa da otobüs insek. Koşsak kabeye bir an önce görsek, yüz sürsek. Kim bakar valizlere, kim otel arar kalmak için.

Hocamız “kabeyi ilk gördüğünüzde ne dua edeceğinizi iyi düşünün. Haydi gidiyoruz!” dediğinde, heyecanın bir son sınırı olmadığını anlamıştım. Başım önde ilerliyorduk, çünkü ilk olarak sütunların aralarından belli belirsiz görmek istemiyorum kâbeyi. Hocamız kabeyi ilk gördüğünüzde edeceğiniz duaya dikkat edin demişti. Tam önüne geldiğimizde: 'Şimdi bakın, bakın ve dua edin!

Ve kabe tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde. Bu ne asalet bu ne ihtişam ya rabbi! Bu ne güzellik! Tabi düşüyor boynunuz yana. “sana geldim yarabbi! senin evin işte karşımda. sen beni davet ettin ve bende geldim. Lütfuna sonsuz şükürler” diyebildim.

 

“ey kara örtüsüne bürünmüş kutsal ev

sen nelere kadirmişsin meğer”

 

Şunu herkes çok iyi bilmeli ki: Hiçbir yerde gördüğünüz kabe resmi ya da fotoğrafı, onu olduğu gibi yansıtmıyor. O cansız bir nesne olmaktan çok uzak, adeta canlı. Ancak, İbn Arabinin dediği gibi: ‘Hangi güzelden söz ettiysem hep Sen’in güzelliğinden kinayedir. Hangi evi anlattıysam hep Sen’in Beyt’inden söz ediyorum.’ Evet görüntüler ona benziyor ama, hiç biri tam o değil. Ancak aslındır seni hakkıyla anlatan, diye mırıldanıyorum. Dedim ya canlı bir varlık sanki, ya o size doğru gelecek yerinden sökülüp, ya da siz ona koşup sarılacaksınız, öyle bir enerjisi var. Betondan kare bir kutu olarak düşündüğümüz tek odalık bir ev değilmiş meğer kabe. Kaybedilen sevgiliyi yıllar sonra bulmak gibi. Ve gözü ondan başka yere çevirememek. Doya doya bakmak, seyrine dalmak, zamandan bağımsızca.

Kâbe, kendisini ilk gören herkesin gönlünde o ateşi yakar. Yanmış ki, dönüyor, dönüyor insanlar etrafında. Onun aşkına pervane misali. Yanmak pahasına ateşe uçuşan kelebekler gibi görünüyor insanlar, uzaktan bakınca. Dönenlerin biraz gerisin de de, sıra sıra alnını yere koymuş secde edenler…

     Ellerimizi açıp ilk dualarımızı dikkatli bir şekilde yapıyoruz. O’nun kapısından boş dönülmez, O’nun kapısına varan mahrum edilmez, biliyoruz. İbrahim, İsmail'le birlikte Ka'be'nin sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";1 biz de günlerce dualar ettik. Ve biz de karışıyoruz tavafa. Oradaki müziksiz tabii ahenge biz de dahil oluyoruz. Dilimizde Rabbenalar bazen kalabalıkta kilitleniyor adımlarımız, bazen de açılıveriyor önümüz koşuyoruz. Biraz da korkarak ezileceğimizden sola doğru birer adımlarla Allah'ın evine yaklaşmaya çalışıyoruz. Yavaş yürüyen yaşlıları geçerken, bazen ayaklarımızı eziyor daha yaşlı olanların tekerlekli arabaları. Omuzlardaki zenci bebekleri seviyorum bazen ve her bebek gelmeli buraya, hatta gözleri ilk bu evi görmeli diyorum.

      Her renkten her ırktan insanlarla rabbimize niyazda bulunduk günlerce. Tanımadığımız insanlarla omuz omuza namaz kıldık. Kılınan namazların ardından, mümine hanımların birbirlerine gülümseyerek, adeta sevgi diliyle konuşması, İslamiyet'in nasıl bir kardeşlik dini olduğunun en anlamlı ispatı idi.

     O kutsal mekanda ibadetten başka bir şey, size lezzet vermiyor. Kabenin kara gözlerine bakarak daha çok secde yapmak, biraz daha namaz kılmak istiyorsunuz. Tavafın ardından say yaparken anlıyorsunuz ki, daha önce sırf ibadet için ayaklarınız hiç ağrımamıştı. En çok ayaklarınızın ağrıdığı zamanın, alışveriş için çarşı pazar gezerken olduğunu hatırlıyorsunuz. Evet yapılan tavafların ardından gelen safa ve merve arası yürümek epeyce yoruyor insanı. Bazen hava dayanılmaz derecede bunaltıcı olsa da, rabbim yetişiyor evinde misafir olan bizlerin imdadına, bir rüzgar okşuyor yüzünüzü ve inşirah buluyorsunuz. Rabbim bizi görüyor, zorlukların yanında ikramda bulunuyor diyorsunuz. bu şerefli din bize ulaşsın diye ne Canlar feda edilmiş bu yollarda, biz yorulmuşuz bunalmışız çok mu?

Şüphesiz, safa ile merve Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.2 Şükürler ediyoruz bir umre görevimizi daha tamamladık diye. Günler hem çok bereketli ve uzun, hem de gidiş günü yaklaştığı için kısa geliyor. Dualar, tavaflar, gözyaşları devam ediyor havadaki 55 dereceye inat. Göz kapaklarınız ağlamaktan batsa da gözlerinize, gönlünüzde bir çağlayan, dışarı akmak istiyor sürekli. Orada kimse kimseyi yadırgamaz, niye ağlıyor diye meraklanmaz. Her gönülde aşkla karışık hüzün vardır ve her gözde yaş vardır mutlaka.

     Artık gitme vakti gelmiştir ve artık ayrılık ateşi karışmıştır gönüllerdeki aşk ateşine. Gözyaşları, sebebi mahiyetini değiştirmiştir.

     Hep şunu tekrarladı durdu beynimdeki ses: Gitmek zorunda mıyım? Neden ki? Evim başka bir ülkede olduğu için mi.. yok ben kalmalıyım, ben şurada uyurum kimseye zararım olmaz. kalamaz mıyım biraz daha... Başka bir ses: Yeter hadi diyor, kalk, otobüsü kaçıracağız.

Kabeyi ardında bırakıp gitmek çok zor. O kadar ağrına gidiyor ki insanın. Dönüp dönüp bakıyorsunuz ya son kez bakıyorsam diye.. Unutturma ruhuma buradaki güzellikleri ya rab. Bir daha gelmeyi nasip eyle...

MEDİNE:

Ve düştük medine yollarına. Gönlümüz kabede gözümüz ardımızda kalsa da, varacak olduğumuz diyarın heyecanıyla tatmin buluyorduk. Gittikçe aksine uzayan yollar, azalan sabrımızla birleştikçe, birbirimize 'sabır, sabır' diyorduk.

Otobüstesiniz ve yapacak çok bir şeyiniz yok. Camdan, dışarıdaki bir türlü bitmeyen yolu izlerken diğer yandan da dualarla bezenmiş hayaller kurmak yapılacak en güzel şey. Yola dalmış gözlerim yol kenarında “medine” levhası ararken, alışık olmadığı şeyler görüyor. Dikkat ediyorum da; belli mesafe aralıklarla “ya allah” “lailahe illallah” “ya sabır” “allahu ekber” “elhamdülllah” gibi levhalar koyulmuş yol kenarlarına. önce yanlış mı okuyorum diyorum ama sonra ne güzel bir uygulama olduğunu anlıyorum. Öyle ya, sadece gidilen asfalt yolu göstermekle kalmamalı işaretler. Bazen tıkanan trafiğe sabır çek demeli. Bazen haline şükret demeli. Bazen de rabbini unutma demeli “ya allah” levhası ile.. Ne hoş, tabelalar her iki yolu da gösteriyor yolculara, diye düşünürken. Mikrofondan gelen sesle irkiliyoruz: “Medine-i Münevvere'ye Peygamber beldesine hoşgeldiniz. Salavatları çoğaltalım.”

Yine gece yarısı varıyoruz kutsal mekana. Herkes odalarına çekilirken, benim gözlerim yeşil kubbeyi arıyor. Çok yakınız ama yinede buradan görünmez diyorlar. buna sebep olan dev otellerin varlığına kızıyorum. Göremezsek, gideriz. Sabahı kim bekler. Cami tabi ki kapalı, ama olsun tertemiz mermerler üzerinde ve Abdül Mecid kapısının önünde şükür namazı kılıp dönüyoruz. Yeşil kubbeyi de görmenin gönül huzuruyla dönüyoruz otellerimize.

     Gün ışığıyla ziyaretler başlıyor. “Ben geldim ey sevgililer sevgilisi. Esselatu esselamu aleyke ya rasulallah... Esselatu esselamu aleyke ya habiballah. Selam olsun sana ey Allahın sevgilisi. Gelemeyenlerden selam getirdim sana.”

      Ümmü mektun gibi o'nu (sav) görmeden seslendik o'na. El açıp huzurunda dua etmekten başka bahtiyarlığımız yoktu. Hürmetine kabul olacak diye, tüm isteklerimizi sunuyorduk tüm dünya Müslümanlarıyla aynı anda.

     Sonra üzerinde konuşmalar yaptığın minberini seyretmek, seni bir kez daha ayetlerden haber verirken üzerinde hayal etmek. Ve bu zamanda yeryüzünün sana ne kadar çok ihtiyacı olduğunun bir kez daha farkına varmak. Yeşil seccadelere ulaşıp da üzerinde iki rekat namaz kılmak için -itiş kakış- tatlı mücadeleler vermek. Namaza durunca daha iyi anlıyorsunuz neden iki rekat namazın bir türlü bitirilemediğini. Secdeden kalmak istemeyen alınlar, nurlanıp kalkıyor ayağa pırıl pırıl.

     Aklıma, uzaklaştıramadığım bir düşünce gelip çörekleniyor. Yaşadığı ve savaştığı yerleri, doğduğu evi görmek hatta o anda bedeninin yattığı mekanda olmak; kendisini ya da en azından bir resmi olsaydı da onu görseydik diye düşündürüyor insana. böyle bir şey mümkün değil biliyorsunuz ama... orada her şey tamam tek eksik onun suretinin olmayışı oluyor. Artık hızla aklımdan uzaklaştırıyorum bu fikri. Biliyorum ki, hiçbir resim seni anlatmaya, göstermeye yetmezdi. Bir gün Hz. Mevlananın eşi, selçuklu sarayının meşhur ressamı Aynü'd-Devle'yi çağırır ve Hz. Mevlananın resmini çizip kendisine getirmesini söyler. Ressam çizmeye başlar. Fakat, her çizdiğinde kağıttakini ayrı, karşısındakini ayrı görür. Tam yirmi adet kağıt eskitir. Sonunda resimleri bir türlü mevlanaya benzetemez. Ressamın san'atı, çizdiklerinin içinde kaybolur. Hz. Mevlana'nın ellerine kapanır:"Bir dinin velisi böyle olursa, kim bilir nebisi nasıl olur?" diyerek, heyecan ve dehşet içinde kalır. o halde Hiçbir ressam seni çizemez, hiçbir fotoğraf sana benzemez.

Medinedeki günlerin de sonu geldiğinde asıl sabır gereken zaman dilimine girilmişti. kimse kimseyi teselli etmeye çalışmıyordu. gözyaşları sel olup gidiyordu. yine ayaklarınız geri geri giderken O'nu (sav) huzurundan, yeniden gelmek duasıyla karışıyordu salavatlar. neden gitmek zorunda olduğumu, otomatiğe bağlanmış zihnim yine soruyordu, mantıklı bir cevap beklemeden. peygamberin misafiri olup da arkanı dönüp gitmek onu orada bırakmak en zor şey. ama çabuk geliyor derdimin dermanı. bir ses gitmek zorundaysan sen onu yanında götür diyor. Nasıl ? Sünnetiyle onu al yanında götür. Evet doğruydu ve peygamberim “beni aranızda sünnetimle yaşatın” buyuruyordu. o halde bende öyle yapacaktım. benimle her yere gelmesi daima yanımda olması mümkündü peygamberimin. Al şu ezilmiş ayakkabılarını ve düş artık yollara...

    Ayakkabılarımı elime alıp önce birbirine vurup tozlarını döktüm, sonra besmeleyle önce sağ tekini giydim. İşte peygamberim ilk adımımla yanımda, bundan böyle gittiğim her yerde benimle olacak.

YURDA DÖNÜŞ: uçakta günlüğe dökülen notlar...

Ey yeryüzünün en kutlu mekanları... Kıyamlarını, secdelerini, tavaflarını özleyeceğim. Yankılanan sabah ezanlarını özleyeceğim. Makam-ı İbrahime olan yakınlığımı, Hacer-ül Esvede hiç yaklaşamamamı, altınoluğa baktıkça memleketimi solukladığımı, İhramın nasıl bir disiplin olduğunu, birbirini kaybeden eşlerin buluştuğu Arafat tepesini, orada ettiğim duaları... yeryüzünde böyle doyumsuz bir tat daha olmadığına inanıyorum. Unutturma bu lezzetleri Allah’ım! tekrarını yaşat.

                                                                AYŞEGÜL AKAKUŞ.  aysegul_ akakus@hotmail.com

                                                                Bizim Aile -Eylül 2007sayısında yayınlanmıştır

1Bakara/127    2Bakara 158

Yorum (3) Yorum yaz!

Annem..

Merhaba anne. Bugün anneler günü. Bugün annelerin günü. Bunun için sana birkaç satır yazı yazayım dedim.. Bir sır vererek başlayacağım satırlarıma.

 

Herkes beni başarılı bulurken çokta  güçlü sanıyor anne. Oysa ne kadar güçsüz olduğumu her an sana muhtaç olduğumu bir tek sen bilirsin. Senin gözünde halâ küçük bir kızım hiç büyümüyorum çünkü.  Senin yanındayken büyümek de istemiyorum zaten. Sana o kadar ihtiyacım var ki anne. Sakın beni sensiz bırakma. Ellerimi bırakma sakın anne... Sakın bir yıldız gibi kayıp gitme mavi gökyüzümden...
     Sen varsan ya her şey güzel anne. Daha bir emin basıyorum yere... Adımlarım daha hızlı, yüreğimde daha çok umut var. Her şeyi daha çok seviyorum seninle. Seninle daha çok gülüyorum daha az üzülüyorum.
Küçük şeylerden mutlu oluyorum, çocuklar gibi oyun oynayabilirim sokaklarda...ama ya biri görürse? İşte bu yüzden sırf senin yanında ben olduğum gibi ben oluyorum anne. Canımı bir şey sıktığında senin “boşver, bu üzülünecek bir şey değil” demen yetiyor anne. Sen bunu demiyorsan anlıyorum ki durum gerçekten ciddidir.

Hani geçen gün moralim bozulmuştu işyerinde, asık suratımdan anlamıştın aksi bir şeyler olduğunu. Hiç sormadan güler yüzünle konuştun benimle havadan sudan, ve dakikalar sonra açıldı yüzümün kara bulutları. Unuttum her şeyi. Yüzüm gülümsemeyle kavuşunca ne olduğunu sordun ve yarın olur unutulur dedin. O anda unuttum sıkıntımı anne. Teşekkür ederim sana.

 
Birini sevmedimse hiç sevemedim...seviyor gibi görünüp ikiyüzlülük yapmadım anne. Sevdiğimi tam sevdim sadakati hiç terk etmedim. Ben senden böyle gördüm anne... 
Aşık oldum ve  korkmadım aşktan, nede acı çekmekten... Aldım sevdiğimi karşıma sevdiğimi söyledim.
Babama olan sevginden öğrendim, sevmenin nasıl olması gerektiğini... İnsanları sevmekle başlar her güzel şey derdin... Senin pamuk kızın, beyaz meleğin, aslında çoktan büyüdü anne... Hayatı tanıdı.. Düştü kalktı... Yine yoluna devam etti ... Bazen ben bile şaşıyorum kendime... Güçlü olan ben miyim? Yoksa içimdeki küçük kız mı? Karıştırıyorum bazen bu iki kimliğimi... Üzüldüğümde sen
yoksan yanımda içimdeki küçük kıza sarılıp ağlıyorum ona dert yanıyorum... hemen saçlarımda ellerin beliriveriyor. Teselli deyince kimseyi koyamıyorum yerine anne…
Ben büyüdükçe içimdeki küçük kız sana daha bir bağlanıyor… Belki de bu yüzdendir sen beni görünce içimdeki kızla konuşuyorsun… ben yine senin küçük kızın, ben yine beyaz meleğin olayım, ama kimseye söyleme anne... yine herkes beni olgun, yine herkes beni güçlü sansın...
    Büyümek ne zormuş be anne. Bir zamanların en nazik ruhlu en kırılgan camdan kalpli bir kızıyken, şimdilerde çalıştığım şirkette Hanımefendi! Diye seslenilmek ve sorumluluklardan yana hesap vermek ne zor. 
Sana söz veriyorum anne güçlü bir kız olacağım... Dimdik ayakta duracağım anne... Kardeşlerime, kendime, babama senin gibi destek olacağım.
   Seninle hep gurur duydum, senin benimle gurur duyduğun gibi. İyi ki senin kızınım, iyi ki her şeyimle sana benziyorum anne... arkadaşlarını seçebilirsin ama aileni seçme şansını Allah bizlere vermemiş derdin. İyi ki Allah seni seçmiş kulları arasından anne olarak bana anne. Allah'a emanet ol canım anneciğim... Ellerinden öpüyorum... seni çok seviyorum…
Beyaz kızın… Meleğin…
                                                                 

Yorum (yok) Yorum yaz!