‘Akşam Sefası’ Programı Dinleyicileriyle Buluştu!

    Artık İstanbul’da gelenekselleşen Sultan Ahmet kitap fuarında, 23 Eylül 2007 Pazar günü dinleyicilerimle buluştuk. Yüz yüze tanışma merasimimizi ancak böyle harika bir kültür ortamında gerçekleştirebilirdik.

     Ramazan ayının manevi havasını sultan Ahmet camî avlusunda soluklarken diğer yandan da birbirinden yeni kitaplar satın almak, yazarlarıyla tanışmak çok hoş bir duygu. Dinleyicilerimde benimle aynı şeyi düşünmüş olmalılar ki, her birinin eli kolu kitap poşetleriyle dolu idi. Dinleyicilerim, tanışma sonrasındaki ayak üstü sohbetlerimizde, ‘Akşam Sefası’ ve ‘Duygu ve Düşünce Ufku’ programlarımla ilgili fikirlerini de rahat bir şekilde söyleme fırsatı bulmuş oldular.

Buluşma adresimiz Tür-Dav yayın standı idi ve Programımıza kitaplarıyla konuk olan Eğitimci Yazar Mine İzgi yeni çıkan kitabını imzaladı.


     İstanbul’un serin havasına bakmadan çeşitli ve uzak semtlerden gelen, hatta çocuklarını da yanlarına alarak gelen her bir dinleyicime tekrar teşekkür ediyorum.

Tanışmaya gelen Hanımefendilerin ve Beyefendilerin ayaklarına sağlık, herkese iki cihan saadeti diliyorum.

                                                                             104.4 bizim Radyo Ayşegül Akakuş.

Yorum (yok) Yorum yaz!

“Evlenemeyen Kızlar & Evlenmeyen Erkekler”

“Evlenemeyen Kızlar & Evlenmeyen Erkekler” isimli kitabın yazarı İsmail Fatih Ceylan ile Röportaj  /  Ayşegül AKAKUŞ.    (104.4 Bizim Radyo-Akşam Sefası Programı)

 

İsmail Fatih Ceylan kimdir?

İsmail Fatih Ceylan, Kütahya tavşanlıda dünyaya gelen, edebiyatla uğraşan, gazetecilik yapan yayıncılıkla uğraşan bir kardeşinizdir. Böyle tanımlayabilirim kendimi.

 

Yazarlık ve gazetecilik nasıl başladı sizde?

Benim edebiyata ve yazıya merakım lise yıllarımda başladı. İlk yazım, sanıyorum lise 1 ya da 2. sınıftaydım, yeniaysa gazetesinde yayınlanmıştı ve ismimizle birlikte yazımızı gazetede görünce çok sevinmiştik, dünyalar bizim olmuştu. İstanbul’a geldikçe gazeteye uğruyorduk, gazetedeki ağabeylerimiz bizi teşvik ederlerdi, yazın derlerdi. Gençlere tolerans tanırlardı. İsmimizi gazetede görmeye başladıktan sonra, artık yazmak gerekir, yazmalıyım düşüncesi hakim oldu. Biz de bu hevesle beraber yazmaya, değişik konulu makalelerin yanında, hikaye roman gibi türlere de yöneldik. İlk kıvılcımı Yeniasya’dan aldık.

 

Kitabınızın ismi hiç şüphesiz ki, çok samimi bir isim. Bir insanın belkide kendi toplumu adına bunu söylerken, tereddüt edebileceği bir şey bu. Ama siz hiç tereddüt etmeden demişsiniz ki; bu toplumda evlenemeyen kızlar var ve evlenmeyen erkekler var.

Peki siz toplumda bir gözlem yaparak evlenemeyen kızların ve evlenmeyen erkeklerin olduğunu fark ederek mi böyle bir kitap yazdınız yoksa siz bu kitabı yazdıktan sonra mı aslında böyle bir toplumsal problemimiz olduğu ortaya çıktı?

Elbette evlenemeyen ve bu konuda problem yaşayanlardan haberimiz vardı ama bu lokal bir şeydi bizim için. Her yerde olabileceği gibi, etrafımızdaki birkaç kişinin kısmeti yoktur, evlenmemiştir gibi, böyle bir düşüncemiz vardı. İşin açıkçası, kitabı yazmadan önce durumun bu boyutta olduğunu bilmiyordum. Benim romanlarımda bu konulara atıf vardır. Örneğin “Bir buket gül” diye bir romanım var. Orada yanlış evlilikle ilgili bir mesele vardı. Birbirini severek evlenen ama evlendikten sonra erkeğin hayat anlayışını, yaşama biçimini değiştirmesiyle, kadının ona uyum sağlayamayarak ayrılmalarını anlatmıştık. Arada olan çocuğa olmuştu tabi. Böyle bir konuyu anlatmıştık. Bundan sonra bize yoğun telefonlar  gelmeye başladı. Biz de yanlış evlilik yaptık, evliliğimiz çok sorunlu gidiyor gibi şikayetler aldık. Daha çoğu hanımlar arıyorlardı. Daha sonra bizzat bize gelip, derdine  çareler arayanlar oldu. Ben bu romanı yanlış evliliği işlemek için yazmamıştım fakat, sonra baktık, kadın, erkek, genç, orta yaşlı herkes gelmeye ve evlilikle ilgili sorunlarını anlatmaya başladı. Biz de sanki evlilik uzmanıymışız gibi bir duruma geldik. Hatta hiç unutmam, bizim evin önü parktır ve oraya gelip benim evden çıkmamı bekleyenler oluyordu. Eşlerinden şikayete gelen beyler olduğu gibi, eşleriyle beraberce gelip, ayak üstü parkta problemlerini anlatanlar da oluyordu. Bir kitabım daha var “unutulmuş günler” adında. Bu kitapta da, cihatla begüm adında iki gencin arasında geçen duygusal atmosfer anlatılır. Fakat bir yerde şöyle bir karakter geçer. İstanbuldan küçük bir ilçeye okuyup gelmiş örnek bir bayan. Bir de sanki, sinemadan çıkmış gibi, çok güzel bir karakter. Bütün erkekler peşinde olmasına rağmen, evlenememiş bir bayandı. Sonra bir çok okuyucu ulaştı bize. Gelen maillerin çoğunda bu karaktere atıflar vardı. Evlilik çok büyük sorun, biz de okumaktan eğitim yapmaktan evlenemedik diyen çok oldu. 240 sayfalık romanda 1 sayfalık geçen bir mevzu idi bu. Romanın gerçek konusunun dışında böyle bir tablo çıktı karşımıza. Bu konuyu irdeleyin anlatın diye istekler olmaya başladı okuyuculardan, bunu fark edin dercesine sanki… sonra etrafıma baktım ki gerçekten ciddi anlamda böyle bir problem var toplumumuzda. Ve araştırıp, yazmaya karar verdik.

 

Bugün bir kamuoyu yoklaması yapılsa, kızlar niçin evlenemiyor, erkeklerse niçin evlenmiyor? Diye sorulsa, kızlar ve erkekler kendi hesaplarına acaba nasıl cevap verirler? Bu kitabın içinde bunun cevabı da var mı?

Sorduğunuz soru kitabın adı zaten ve bu soruya itiraz eden kızlar var. Biz evlenemeyen değiliz ki, biz de evlenmiyoruz diyorlar. Aslında kitabın tam ismi şu anlamdadır. “Evlenemeyen kızlar ve Evlenemeyen erkekler” aynı zamanda “Evlenmeyen kızlar ve Evlenmeyen erkekler” dir de. Kızlar teklif eden değil teklif alan taraftırlar. Teklif almadıkları için evlilikleri gecikmiş ise, o zaman kızlar evlenemeyen konumunda oluyorlar. Erkekler ise teklif eden taraftır. Teklif etmiyorsa bu konuda kimseyle görüşmüyorsa evlenmiyor konumundadır. Sadece evlenmeyen erkekler yok. Evlenemeyen erkek de çok. Ama özellikle son zamanlarda, bilerek ve isteyerek evlenmeyi tercih etmeyen erkekler çoğaldı. Her camiada var bu. Bizim camiamızda da var. Kimisi çok yanlış evlilikler gördüğü için uzak duruyor, kimisi de ne gerek var evlilik sorumluluğu almaya yaşarım kendi hayatımı dediği için, bir çoğu da ekonomik gerekçelerle, evlenmeme düşüncesini benimsiyor. İşte bu sebeple kitaba evlenmeyen erkekler ifadesini koyduk.

 

Peki neden bu tür düşünceye sahip erkeklerin sayısı artıyor toplumumuzda git gide?

Bu bir toplumsal problem. Bu kitabı yazmadan önce 50 kız ve 50 erkekle görüştüm ben. Erkeklerin çoğu kızların çok şey istediğinden yakındılar. Burada devreye ekonomik durum araya giriyor ve erkekler evliliği erteliyorlar.

Aslında bayanlar evlenemiyor değil, çünkü bir çoğunun görüştüğü var ya da sevdiği…bir kusurlarından dolayı evde kalmış değiller. Ya kendi eğitimleri devam ettiğinden dolayı evlilik gerçekleşemiyor ya da erkekler ekonomik meselelerden dolayı evliliği erteliyorlar.  Günümüzde eğitimle kızların yaşının ilerlemesi meselesi var bir de. Geçmişte kızların üniversite okuması pek düşünülmezken, 17 18 yaşındaki kız hemen evlendirilirdi. Günümüzde  bakıyorsunuz, hem kızlar hem erkekler üniversite okuyorlar. Kızlar biraz daha çalışkan oldukları için 24 25 yaşında bitirebiliyorlar. Erkekler de bitirse bile bir de askerlik sorunları var. Hayata geç atılıyorlar. Bu durumda kızlarda en erken evlenme yaşı 25, erkeklerde de 30 gibi bir sınır oluşuyor. Bir de erkeklerin eğitimden sonra askerliği de halletse bu sefer iş bulma sorunu var. Bu gibi sebeplerden dolayı evlilik ister istemez ya erteleniyor ya da vazgeçiliyor.

 

Eskiye göre günümüzde konuşup görüşme sağlamak çok kolay. Çekingenlik, eskilerin bize anlattığı gibi değil. Her şey değişti ve kolaylaştı. Buna rağmen ilişkiler sağlam kurulup evliliğe dönüştürülemiyor. Günümüzde bir çok iletişim kolaylığı olmasına rağmen, evlilik neden kolay olmuyor?

Evet eskiden hiç kolay değilmiş. Erkek hemen teklif edemez, aracıyla haber gnderir ya da mendil, mektup gönderir belli süreçlerden geçmesi gerekirmiş. Kız da sevdiği halde evet diyemezmiş. Günümüzde her şey o kadar kolay ki, cep telefonunda mesaj gönderiyorlar, internetten yazışıyorlar. Görüşmeler, iletişim kolay artık. İnsanları teknolojik ortamlar buluşturuyor zaten.

 

Günümüzdeki durum böyle ve iletişim kolay olduğu halde yine de evlilikle sonuçlanamıyor ilişkiler. Bunun sebebi nedir?

Maalesef günümüzde iletişim kolay ama geçim yok. Birlikteliklerin devamı yok. Geçmişte iletişim çok zormuş ama yine de uzun vadeli sağlam bir evliliğe dayandırabiliyorlarmış. Günümüzde ilişkiler çok kolay kırılabiliyor. Çünkü sanki insanlar evlenmeden boşanıyorlar. Evlilik öncesinde görüşüp konuşup flört edenler, işin en nazik olan bu kısmında, süreci uzatıyorlar. Aylarca belkide 1 sene 2 sene uzayan birliktelikte kişiler çok yakınlaşıyor çok muhabbetkar oluyorlar. Bazen alenen görürsünüz, metrolarda herkesin görebileceği yerlerde çok samimi tablolar çiziyorlar. Hemen yarın evleneceklermiş sanırsınız. Halbuki bir müddet sonra duyuyorsunuz ki ayrılmışlar. İşte bu tür ilişki biçimi, evlilik öncesi flört dönemi denilen bu süreç, okullarda hazırlanan bir paket program gibi uygulanıyor. İnsanların zihnine böyle bir şey yaşanması gerekir, özellikle de kızlara yüklenen bir flört psikolojisi vardır. Kızlar, “Aa senin erkek arkadaşın yok mu?” diye hayretle karşılanmamak için böyle bir yola girmek durumunda kalırlar. Bu niyetlerle birlikte başlayan ilişkiler evlilikle sonuçlanmayınca özellikle bayanlarda, büyük travmalara yol açıyor. Bir erkek ayrılık yaşayınca bir bayan kadar acı duymuyor kesinlikle. Bayanlar daha çok bağlanır ve sahiplenir. Bu sebeple beklentileri olur. Beklenenin tersi yaşanınca yıkımı da fazla oluyor. Kendini yıkılmış hisseden kişi, yeni bir arayışa giriyor. Çok beğendiğiniz diğer insan da, umduğunuz gibi çıkmıyor. Böyle insanları denemek zorunda kalınca, zamanla genel anlamda insanlara karşı bir güvensizlik oluşuyor. Bu sebeple de ilişkiler evlilikle sonuçlanamıyor.

 

Kitabınızda “Erkekler evlenmeye nasıl ikna edilirler?” başlıklı bir bölüm var. Kızlar hep ister erkekler düşünmez mi evliliği? Toplumumuzda erkeklerin evlilik için ikna edilmeye ihtiyacı mı var?

Bu soru benim kitabı hazırlarken görüştüğüm kızların (hem açık hem de örtülü bayanların) ortak sorusuydu. Kendisiyle ciddi anlamda ilgilenen bir erkekle birkaç görüşme sonucu ona alışan kız, “güzel günlerin tadını çıkaralım” deyince zamanla erkek, evlilik lafı etmez olur. İş ilerledikçe de kız erkeğe evliliği hatırlatmak konumuna düşer. Gezme tozma ve “güzel günlerin tadını çıkarma” uzun sürdüğü için evlilik kavramına gerek kalmıyor ya da gerek duyulmuyor. Evlilik öncesinde kişiler birbirinin her özelliğini görüyor. İstese ayrılabilir fikri aklında hakim oluyor ama evli olsa hemen bırakamaz. Bu dönemde bir de pek sorumluluk yok. Ev geçindirme derdi, çocuk yetiştirme gibi şeyler olmadığı için bu dönem evlilikten daha cazip geliyor erkeklere. Evlilik öncesi dönem derken, eğer gençler nişanlıysalar yine daha iyi. Ama gençlere sanki “beraber yaşama” anlayışı da kabul ettiriliyor. Tv dizilerine bakın mesela. Eşini aldatmak o kadar normal gösteriliyor ki. Evlilik öncesi birlikte de olunabilir, her şey çok normal … günümüzde bunları sorun etmemek lazım, kafaya takmamalı gibi düşünceler gençlerin bilinç altına yerleştiriliyor. Gençliğin büyük kısmı boşlukta olunca, dizilerde işlenen bu tür konular rahatlıkla zihniyetini şekillendiriyor. Bir zaman sonra da erkekleri evlilik için ikna etmek zorunda kalıyorsunuz.

     Bizler yine muhafazakar çevreleriz. Böyle olmayanlara bakınca çok şanslıyız. İnancımız var, davamız var, bir Risale kültürümüz var, hayatımızın belli bir misyonu var. Çünkü belli bir ahlak ve kültür anlayışımız var. Bizler hakikaten dışarıdan kendimize baktığımızda, şanslıyız, kurtarılmış bölgenin insanları gibiyiz. Yapılacak şey diğer insanları bulunduğumuz yere çekmektir. Kitabı yazmaktaki amacımız bu. Evet hayat böyle gidebilir bazıları için ama asıl hayat böyle değil. Evlilik öncesi güzel günleri en azından nişanlılık döneminde yaşayın ve talepleriniz, inancınıza uygun olsun. Evlilik bizim dinimizde ısrarla tavsiye edilen bir şey. Hatta evliliğe aracı olmayı ibadet yerine koyan bir anlayışa sahibiz.

 

Evlenmemek veya Evlenememek, çok derin bir mevzu. Bu kitabın bir devamı olacak mı ya da benzeri?

Bu kitabın ortaya çıkışında etrafımızda fark ettiğimiz belli problemler vardı. Ama sonra gördük ki bu bir yangın. Gençliği bizim muhafaza ederek yönlendirmemiz gerekiyor. Eğer böyle giderse bugün Avrupa’nın yaşadığı nesilsizlik olayı, Türkiye’nin de başına gelecektir. Özellikle Almanya Hollanda gibi ülkelerde yaş ortalaması 50 civarındadır, genç nüfus kalmadı. Bizim insanımız hangi gerekçeyle olursa olsun evlenememe problemi yaşıyorsa ve evlenmekten uzaklaşan erkekler çoğunluk haline gelirse, çok değil 15 - 20 yıl sonra nesilsizlik durumu bizde de hakim olur. Bizim dinimiz tam tersine nesil üretmeyle alakalı, evliliği teşvikle alakalıdır. Bizim gençlere bunu tavsiye etmemiz lazım ki, toplumumuzun geleceği için  de böyle bir faaliyet içine girmeliyiz. Ben bir nebze bu konuya ışık tuttum, kendi açımdan dikkat çekmeye çalıştım. Her kesimden ve her anlayıştan insanların dikkatini çekti. Evli olanlar da bu kitabı çokça alıp dağıtıyorlar çevrelerine. Bu anlamda ilgi ve ihtiyaç var yeni bir kitapta var. Adı “Yanlış ilişkiler Yanlış evlilikler” olacak. Yazma aşamasındayım. Onun da bu kitap gibi aynı ilgiyi göreceğini tahmin ediyorum çünkü o da çok sosyal bir yara. Farklı açılardan bakıyoruz ama birbiriyle bağlantılı konular.

 

Şimdiden hayırlı olsun diyoruz. Evli olmayan gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Allah (c.c) herkesin kısmetini verecektir inşallah ama her iki tarafında daha anlayışlı, biraz da karşı tarafı düşünen, anlamaya çalışan taraf olmaları gerekiyor. Ailelerin de gençlere destek olmaları gerekiyor. Anlayışlı davranmaları gerekiyor. Çünkü bir çok kere gençler anlaşıyor, aileler zorluk çıkarıyor. Ailesinden dolayı ayrılmak zorunda bırakılan gençler var. Ailelerle gençler birlikte doğru yolu bulması gerekiyor, hepimizin elinde ölçüler var çünkü.

 

Kitabınızı bizimle tanıştırdığınız için ve araştırmalarınızı yazarak bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Yüreğinize ve kaleminize sağlık.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bizim Radyoda Sağlık Sohbetleri...

Bayrampaşa Devlet Hastanesi Başhekimi ve Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Fahrettin Özkan, geçtiğimiz günlerde 104.4 ‘Bizim Radyo’ya konuk oldu.

        Ayşegül Akakuş’un hazırlayıp sunduğu “Akşam Sefası” programında, ‘Hava sıcaklıklarının sağlığa etkisi’ ve ‘Kalp rahatsızlıkları’yla ilgili yaptığı açıklamada Özkan, şunları söyledi:

Sıcak hava herkesin günlük yaşantısını az ya da çok etkilemektedir. Ancak içerisinde bulunduğumuz yüksek dereceli sıcak havalardan en fazla kalp hastalığı olanlar ve kilolu  kişiler etkilenir. Bu durumda kişi öncelikle sokağa çıkma saatlerine dikkat etmelidir. Öğlen sıcağı dediğimiz zamanlarda dışarıya çıkmak zorunda kalan kişiler, açık renk giysiler giymeli, mümkünse beyaz şemsiye, gölgelik aracı kullanmalıdır.

     Sıcak havanın etkisiyle bayılmaların da artabileceğini söyleyen Dr. Fahrettin Özkan özellikle bu günlerde sulu gıdaların tüketilmesi gerektiğini ve ağır olmayan sebze yemeklerinin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

 

Dr. Fahrettin Özkan Kalp yetmezliği ilgili sorulara şöyle cevap verdi: Kalp yetmezliği, vücudun her yerine kan pompalanması yeteneğinin, zayıflamış olması, pompalamada yetersiz kalması anlamına gelir. Yaş ve kilo bunun üzerinde çok etkili iki unsurdur.

    Kalp rahatsızlıkları, soğuk algınlığı veya ihmal edilen bademcik iltihaplanması ile de tetiklenir. Vücutta tedavisi ihmal edilen mikrop (streptekok) eklem romatizması yaparak oradan da kana karışarak kalpte iltihaplanmaya yol açar. Ayrıca sigara ve alkol kullanımı da ani kalp rahatsızlıklarına davetiye çıkarır. Bu gibi zararlı madde kullanımları, özellikle şeker hastalığı olanlarda varsa, bunu açıkça intihar olarak açıklayabiliriz. 

Damar tıkanıklığının %99 sebebi  sigaradır. Sigaranın alkolden daha zararlı olduğunu açıkça söyleyebilirim. Vücudun kendini belli etmeyen, sinsice zarar veren düşmanıdır. Alkol bir gününüzü etkilerse, sigara sizi bir ömürlük etkiler. Ve en ince damarlardan başlar tıkamaya. Beyin, göz, kalp ve parmak uçlarında damarlar en incedir.

 

Son zamanlarda kalp rahatsızlıklarının bayanlarda daha fazla görüldüğünü kaydeden Dr. Fahrettin Özkan, bunun sebebinin kadınlardaki sigara kullanımının artmasına bağlı olduğunu söyledi.

    Kalp krizi geçirme yaşının giderek düşmesiyle ilgili olarak da: ‘Medenileşmenin getirdiği bazı dezavantajlarımız vardır. Bu da onlardan biridir. Yiyeceklerimize ve beraberinde her şeye katkı maddeleri ve sunilik girince bu tür hastalıklar arttı. Suni hayatlar yaşamaya başladık o yüzden kalp krizi yaşı da düşüyor’ dedi.    

Yorum (yok) Yorum yaz!

104.4 Bizim Radyoda

104.4 Bizim Radyo “Akşam Sefası” programında Ayşegül Akakuş’un konuğu Yusuf Özkan Özburun idi.

 



Yusuf Özkan Özburun kimdir?

Bu aslında müşkil ve zor bir soru. Çünkü insanı tanımak fevkalade zordur. İnsan, iki tane tarih arasında bir çizgi değildir. İnsanlar biyografileri aşan bir mahiyete sahiptir. Ben de biyografiye sıkıştırmamak kaydı ile şöyle söyleyebilirim: 1972 Nevşehir doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji  bölümünü okudum. Halen İstanbul’dayım, muhtelif konularla uğraştım ve uğraşıyorum. Hayat bir uğraşı zaten… Ben de boş durmayı seven bir insan değilim mizaç itibariyle. Boşluktan hiç hoşlanmıyorum. Boşluk, sıkıntı veren, can sıkıntısının kaynağıdır. İnsanda müzmin illetlerden bir tanesi can sıkıntısıdır. Hatta medeniyetin ve bunca teknolojinin can sıkıntısından çıktığına dair teoriler vardır. Canı sıkıldı gitti radyoyu buldu, Tv’yi buldu gibi …

Velhasıl; muhtelif uğraşılarımız devam ediyor, yazıp çizmek gibi, konuşmak gibi, seminer çalışmalarımız var, kendimizi avutmaya devam ediyoruz dünyada.

 

Geçtiğimiz günlerde Tv’yi kapatma kampanyası çerçevesinde “Bizim Radyo” dinleyicilerine şunları duyurdum: Tv’nin, aile içindeki iletişime, insanın kitap okuma alışkanlığına, psikolojine etkileri, hatta çocukların yetişme döneminde ne gibi zararları olduğunu konuştuk. Peki siz bir sosyolog olarak, Tv’nin toplum üzerindeki yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mesleğimiz kimliğimizin bir parçasıdır. Bu nedenle bu soruya hem mesleki açıdan, hem de insani hassasiyetle yaklaşarak cevap vermek istiyorum. Eskiden –sanayi ve teknoloji öncesi zamanlarda- ateşin etrafında toplanılır ve sohbet edilirdi. Biz de çocukken tandırın etrafında otururduk ve babaannem bize Hz.Ali cenkleri okurdu. Biz de hayal dünyamızda duyduklarımızı canlandırarak, muhayyelat geliştirerek dinlerdik. İşte şimdi etrafında oturulan Modern çağın ateşi, Tv’dir. Bugün insanlar ateş yerine Tv’nin etrafında bir araya geliyorlar. Fakat bir fark var: Ateşin etrafında konuşulurdu, insanlar yüreklerini ortaya koyar sohbet ederdi. Tv’nin etrafında susuluyor. Çünkü Tv’ye odaklı, merkezinize onu alarak hayatınızı kurduğunuzda, hayatınızda sizi besleyen başka irtibat noktaları yoksa, başka beslenme kaynaklarınız yoksa, ruhunuzu, kalbinizi, aklınızı ve vicdanınızı besleyeceğiniz bir meşguliyet alanınız yoksa, o ateşin etrafında oturmaya ve susmaya mahkum hale geliyorsunuz. Dolayısıyla bizim modern yaşama biçimini değiştirmemiz gerekiyor. Televizyona mahkum olan psikolojik yapıyı ortadan kaldırabilmek için, onu hazırlayan sebepleri ortadan kaldırmamız gerekiyor. Dolayısıyla Tv’yi kapatmak bir sonuçtur. Ama içimizde yayın yapan televizyonu kapatmazsak, fiilen kapatmamız bir şey ifade etmez. Tv yerine başka bir şey ikame ederiz. Mesela kendimizi magazine vururuz veya siyasete vururuz. Nerde ne olmuş derken öte yandan baharı kaçırırız. Mesela, bir yandan, hayatın varoluşunun, ana esası olan -bize doğrudan doğruya Allahın vahyi olan- bizimde onu temaşa etmekle yükümlü olduğumuz bir hakikati, gözden kaçırırız. İçimizde yayın yapan Televizyonu susturmak için de, alternatif bir yaşama biçimine ihtiyacımız var.

Bu yüzden size ben bir sloganla katkıda bulunmak istiyorum: Televizyonunuza seyirci kalmayın!

 

Ben, “Televizyonunuzu kapatın, hayatı açın” ya da “Televizyonunuzu kapatın, radyonuzu açın” diyordum, sizin sloganınız da harika oldu. Açıklar mısınız biraz bunu?

Tabi. Seyir çok anahtar bir kavramdır. Manevi tarafları olan bir kavramdır. İnsan bu dünyada seyretmekle mükelleftir. Ama nasıl? Temaşa etmelidir. Temaşa varlığın hakikatini görmek için “okuma çabası”na talip olmak demektir.  

Fizik boşluk kabul etmiyor. Burada hava varsa, hava çıktığında yerine su dolar. Dolayısıyla şunu sormamız gerekiyor: Ben ruhumu, bedenimi, aklımı, kalbimi, nefsimi ne ile meşgul ediyorum?  Neler ikame ediyorum? Hayatıma neler ikame ediyorsam, onlar belirleyici olmaya başlıyor. Eğer onlar yoksa, bu sefer atalete, durağanlığa, tembelliğe, pasif eğlenceye doğru yöneliriz. Televizyon pasif eğlence kültürünün bir şahikasıdır. Zirvesidir. Pasif eğlence kültürü de, bizim bugünkü modern hayatın ana esasını oluşturuyor.

     Günümüzde her şey, işe odaklı düşünülüyor. Biz, adeta balık üretme çiftliklerinde yetiştirilen balıklar gibi piyasaya endeksli yetiştiriliyoruz. Alabalık tesislerini bilirsiniz. Önce küçük balık havuzu vardır. Biraz büyüyünce ortanca balıkların havuzuna atılır. En son büyük balık havuzuna atılır. En son da sofraya servis edilir. Ana amaç burada, sofraya servis edilmektir. Bizim de modern dünyada, temelden itibaren yetiştirilişimiz, iş hayatına, ekonomiye, verimli, üretken, rantabl bir eleman olarak katkıda bulunmak. Ama insanın varoluş amacı bu değil! Bu sadece varoluş -mevcudiyet- amacını gerçekleştirmek için, rızık temini bakımından bir vasıta. Vasıtanın gaye haline geldiğini görüyoruz. Şimdi buna endeksli hayat şekillerini cevaplandıralım. Ana eksen, iş hayatı olunca, insanlar bütün verimliliklerini, enerjilerini, iş hayatına sarf ediyorlar. Örneğin siz, Ayşegül hanımefendi, sabahları mesai usulü 7de kalkıp işe gelecek, mesailer kabilesindense; (gülüşmeler…) dinç ve zinde görünecek, patronun gözü üzerindedir çünkü. Her an performans değerlendirmesiyle muhatap oluyorsunuzdur bu sebeple akşam 6ya kadar bütün eforunuzu buraya sarf edersiniz. Eve bitkin bir vaziyette, suyu sıkılmış limon gibi gidersiniz. Eve ne için gidersiniz, dinlenmek için gidersiniz. Ev tamamen bir atalet yeridir, bitiklik noktasıdır. Orada tekrar şarj olursunuz. Niye şarj olursunuz, sabahleyin daha aktif bir şekilde iş hayatına katılabilmek için.

 

Niye, daha çok çalışalım daha çok tüketelim diye mi?

Evet, daha çok tüketelim daha çok tükenelim diye! Çünkü sürekli şarj ve deşarj gel-git’indesiniz. İşte modern dünya bunu değiştirdi. Önceden eksen olan şey, insanı ve hayatı anlamaktı. Aileydi, sohbetti, muhabbetti. Maişet -geçim- de onun vesilesiydi. Dolayısıyla bizlerin, kendimizi çok iyi yetiştirip, yeteneklerimizi açığa çıkarıp, bilhassa muhafazakar insanların, donanımlarını geliştirmiş maişete az zaman ayırarak, eforunun hepsini vermeyerek geçimini temin edip, manevi gelişimine, sohbete, okumaya, vakit ayıracak bir hayat tarzı geliştirmesi gerekiyor. Bu stil en iyi, sade yaşayarak geliştirilebilir. Tüketim girdabından ve israftan çıkarak, bunları gerçekleştirebiliriz. Malumdur ki; modern dünya, 4 olan asli ihtiyaçları 400 e çıkarıyor. İkincil ihtiyaçları bize birincilmiş gibi gösteriyor. Sonrada onlar vazgeçilmez hale geliyor. Mesela sofraya kağıt peçete gelmediği zaman hanımefendi krize girebiliyor. Modern hayata karşı bizim direnç noktaları oluşturmamız ve yaşama biçimimizi, iş odaklı olmaktan çıkarıp, hakikat ve okuma odaklı hale getirmemiz gerekiyor. Burada “okuma”dan kastımız nedir? Ben sık sık şunu söylüyorum. Biz dünyada 4 tür kitabı okumakla mükellefiz:  

1-Olaylar kitabı: Varolan her şey Allah’ın bir ayeti bir işaretidir. Yolda giderken ayağınıza bir taş takıldı. Burada okuyacağınız satır arası hakikatler vardır.   

2-İnsan kitabı: İnsan, haliyle, ahvaliyle, duygularıyla ve düşünceleriyle, tarzıyla herşeyiyle  bir kitabın sayfalarıdır. Ona yoğunlaşıp ondan sürekli anlamlar süzmemiz lazım. Bunu, seyrin gerçek manasına talip olanlar yapıyordu.

3-Kainat kitabı: baharda bir gelinlik kız gibi arz-ı endam eden bir bahar ağacı bir kitaptır. Gökyüzünün, sanki Allah’ın fırçasından yeni çıkmışçasına bize gülümseyişi bir kitaptır. Bunlardan telezzüz etmeyen (zevk almayan) bir zihin, bir kalp, bir duygu yani bir insan, televizyonu seyretmeye mahkumdur. Ne demiştik, fizik boşluk kabul etmez, yerini hemen televizyon alır. Ama bunlardan zevk alacak şekilde ruhunuzu kalbinizi eğitirseniz, o zaman televizyonu zaten içinizde kapatıyorsunuz ve  o güzellikleri izlemeye başlıyorsunuz. Böylece televizyonunuza seyirci olmaktan kurtuluyorsunuz.

4-Vahiy kitabı: Zaten vahiyle birlikte, okumaya başlıyoruz. Eşyaya, insana, olaylara ve kainata Allah’ın isimleri penceresinden bakmamızı söylüyor. Esmaül hünsa tefekkürüyle bakmadıkça, ben iddia ediyorum bu 3 kitabı, hatta dördüncü kitabı da, okuyamıyoruz. Sadece bakıyoruz. Kur’an’ı lafzen okuyabilirsiniz lafzen ama, esmaül hünsa ile bakmıyorsanız, manasını okuyamayabilirsiniz.

Şimdi burada, kendime misyon edindiğim bir şeyi anlatmak istiyorum: Hz. Peygamber 35 yaşında hira mağarasına çekildi. Ve 5 yıl bir insan mağarada ne yapar? 1 ay kalıyordu ihtiyacını tedarik edip yine gidiyordu. 5 yıl! Siyer yazarları bu konuda şunu söylüyor: Tefekkürle, tezekkürle, ibadetle meşgul oluyordu. Bendeniz de şunu ısrarla vurguluyorum: Soruları vardı Peygamberin! Çok yoğun varoluş soruları ve hayati soruları vardı ki, öyle kalpten soruyordu ki, bu sorulara cevabi mahiyette vahiy indi. Sorularınız ne kadar büyükse, cevaplarınız da o kadar büyüktür. Ama hiç sorunuz yoksa, cevabınız da olmaz. İşte, seyretmedeki derinliğiniz, sorularınızın büyüklüğü oranındadır. Karnım acıktı yemeğim nerde diye bir soru sorarsanız biri size yemeğinizi getirir, cevabınızı almış olursunuz. Ama daha büyük bir sorunuz varsa mesela, hayatı her şeyiyle bir kitap gibi nasıl okuyabilirim derseniz, size şöyle bir cevap gelmesi muhtemeldir. İkra! Bismi Rabbikellezi Halak! Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku!

   Mağaradaki  ümminin ikinci sorusu da:“İnsan neden ve nasıl yaratıldı?” idi. Cevaplar ayetlerin devamında... “Biz insanı alaktan yarattık”

O halde biz, kur’an’a, Hz.Peygamberin bizim adımıza sorduğu soruların, cevaplar silsilesi olarak bakacağız. İşte o zaman kur’an-ı kerim insana başka konuşmaya başlar, isterseniz bu akşam deneyin.  Okuduğunuz ayetlere, bu hangi sorunun cevabı acaba diye bakarsanız, bu bakış açısı sizi çok farklı şeylere götürür. Bakış açısı eşyayı dönüştürür.

Hz. Peygamberin bakış açısı böyleydi, “Seyretmek”. Bizim de seyirlerimizi, bakış açımızı, o dört kitabı, esmai hünsa ekseninde okuyacak şekilde ayarlamamız gerekiyor. Hayatımızı seyretmek üzerine bina etmeliyiz. Konumuza gelelim; işte o zaman, televizyonumuza seyirci olmaktan kurtuluruz. O zaman kalbimizde, ruhumuzda, başka yayınlar yapılmaya başlanacaktır. Açık bir gönül, gaybî frekanslara açılacak ve hakikat yayınlarını görmeye başlayacaksınız. Böyle bir gönül, televizyonun esaretinden kurtulur. 

 

Televizyon hakikaten bir esaret midir sizce?

Televizyon izlemede, yüzde 95 aktif olan televizyondur, yüzde 5 aktif olan insandır. Yani insan yüzde 95 pasiftir. Düşünün, akşam olmuş üzerinizde pijamalarla rahat bir şekilde televizyonun karşısına geçmişsiniz. Bu şu demektir: ben her türlü etkilenime açığım, gel ve işgal et beni. Elinize kumandayı alarak aktif olduğunuzu zannediyorsunuz ama aslında o sizi kumanda ediyor. Hayal gücünüz çalışmıyor. Tv izlerken nabız atışları bile üçte bir oranında azalıyor. Yani siz, biyolojiniz, metabolizmanız ve zihinsel faaliyetlerinizle bir bütün olarak edilgenleştiriliyorsunuz. Her şey hazır bir paket halinde sunuluyor size. Bu türküyü dinlerken bunu düşünmen gerekiyor diyorlar bize. Ama ben belki başka bir şey hayal etmek istiyorum. (gülüşmeler) Hayır! Diyor televizyon, hepiniz bunu düşüneceksiniz!

 

O halde televizyon herkesin aynı şeyi düşünüp aynı şeyi hissetmelerini istiyor. Amacı tek tip insan oluşturmak mı acaba?    

Evet harikasınız, aynen öyle. Tek tipleştirme var. Peki radyoda nasıl oluyor? Biz radyo dinlerken yüzde 50 aktifiz. Radyo dinlerken aynı zamanda başka şeyle de meşgul olabiliyorsunuz. Radyo daha avantajlı kullanılabiliyor. Söz konusu radyo, ritim odaklı değil hakikat odaklı, düşünce odaklı yayın yaparsa, çok fazla etkili olur. Kitap okumada ise, bugüne kadar aşılamamış en büyük tefekkür aracı olma özelliği vardır. Düşünce odaklıdır ve yüzde 99 siz aktifsinizdir. Roman okurken, okuduğunuz mekanları gözünüzde siz canlandırırsınız. Zihindeki faaliyet çoktur. Çarklar çok yönlü döner.

 

Bir sosyolog gözüyle baktığınızda, biz ‘toplum’ olarak televizyondan nasıl etkileniyoruz?

Sosyal bilimlerde etkilenim dediğimiz şey tek taraflı değildir. O etkileşimdir aslında. Halkın tek başına televizyon tarafından kodlandığı, halkın hiçbir talebi olmayan pasif olduğu, kanaatinde değilim. Halkın gizli taleplerinin yükselerek bir yerlerde billurlaştığını ve kurumların yayın akışı şeklinde somutlaştığını düşünüyorum. Herkesin nefsi olduğu gibi, toplumların da nefsi vardır. Bireysel nefislerin ortak paydasından oluşan bir toplum nefsi vardır. Toplumun nefsi de, görünmeyen manevi taleplerdir. Toplumun nefsi ne ise, ona göre bir siyaset edilme biçimi oluşur. Ona göre de kurumlar, gazeteler ve televizyon oluşur. Dolayısıyla televizyon yayınları kötü, halk temiz, her şeyiyle manevi hakikatlerle dolu ama bakınız ki bize zehir akıtıyorlar. Bu böyle değildir. Burada bir hikmetsizlik olur, Allah’ın hikmeti böyle çalışmaz. O halde, bizlerin içindeki gizli manevi talepleri ne ise, onlar birleşir ve kurumlarda tecessüm eder. Örneğin toplumun gençlerinde pembe dizi merakı varsa, bir bakarsınız ki, Tv’lerde pembe diziler patlar. Biz insanlar nefsimizin gizli taleplerini değiştirmedikçe, Tv yayınları değişmez. Çünkü onlar bizim nefsimizden nemalanıyor. Hatta meseleye daha yüksek perdeden baktığımızda, çağın nefsini görüyoruz. Günümüzde çağın nefsi, eğlence odaklıdır. O halde eğlence sektörü ve onun adamları öne çıkacaktır.

 

Biz, bu çağın nefsinden ayrı durmak istesek nasıl başaracağız bunu?

Cesaret ve adanmışlık gerekir bunun için. Hz. Peygamber arkadaşlarına aykırı düşmeyi göze almıştı. Bütün hakikate yaklaşan insanlar sürüden ayrılmışlardır. Sürüden ayrılanı kurt kapar sözünü çok tehlikeli bulurum ben. Bugün sürüden ayrılmayanı kurt kapıyor çünkü sürü kurtlardan oluşmuş. Bilakis sürüden ayrıl. Dışlanma ve yadırganma korkusunu da göze al, alternatif yaşama biçimleri geliştir. Bir ayeti kerime var mealen: “siz nefislerinizdekini değiştirmedikçe, Allah üzerinizdeki halini değiştirici değildir. 

 

Çok teşekkür ederek son cümlelerinizi ve tavsiyelerinizi duyabilir miyiz?

Hayatı ya anlamlıca, derince yaşarsınız, dünyada bir tane olan hayatınızı müsveddesiz şekilde yazdığınızı bilirsiniz. Çünkü hayat, müsveddesiz yazılan tek kitaptır. Bunun hakkını vermeye çalışırsınız ya da hayatın derelerinde vadilerinde çarçur olur gidersiniz.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Tv yi kapatma sohbetleri..

104.4 Bizim Radyoda “Akşam Sefası” programında Ayşegül Akakuş’un  konuğu  AKODER  (aileyi koruma ve destekleme derneği ) başkanı Ayşe Bostancı idi.

   23-29 Nisan 2007  tarihleri arasında tüm dünya ülkeleri ile birlikte Türkiye de Tv’leri kapatma kampanyasına dahil oldu.

    Türkiye’de ailenin tehdit altında olduğunu gördüklerini ve böyle bir derneğe ihtiyaç olduğu için AKODER’i kurduklarını söyleyen Ayşe Bostancı, Medyanın aile kurumu için en büyük tehdit unsuru olduğunu ifade etti.

“Medyanın hedef kitlesi kadınlar ve çocuklardır. Biz de buna yönelik tahribatları engellemeye çalışan hizmetler ve faaliyetler içerisindeyiz. Toplumca maalesef inandığımız değerlere karşı direnç geliştiremez olduk. Bu durum önce Amerika’da başlamış ve Tv kapatma kampanyası “Turn of tv Turn on life” adı ile 1995 yılında kampanyalaştırılmış. “Tv yi kapat hayatı aç” diyerek insanları mahkûm ettikleri tv ekranından kurtarmaya çalışmışlar. Türkiye’de ilk 2002 yılında duyulmaya başlanmış. Yazılı basın ve radyo kanalları aracılığıyla duyuruluyor. Bu arada size de, insanların bilincini uyandıran bu kampanyayı duyurduğunuz için ve teşvik ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.”

   Ayşe bostancı ile sohbetimiz, televizyonu hayatımızdan belli ölçüde çıkarmayı başarırsak, neler kazanacağımız yönünde devam ediyor: “aile içi iletişimi baltalayan bir kara kedi gibidir tv. Eşler bile akşamları birbirleriyle konuşamaz hale geliyorlar tv karşısında olmaktan. Kaldı ki çocuklarla ilgilenmek lazım… Tv dışında, kendini tanımaya kendini keşfetmeye yönelik adımlar atabilir insan. Belki bir sanata eğilimi vardır ama kendini dinleyip deneyemiyordur, zamanını, bağımlısı olduğu tv karşısında geçirmekten. Akraba ilişkileri, komşuluk ilişkileri, iyiden iyiye bitmek üzere. Kitap okumaktan hatta ibadet yapmaktan bile uzaklaştırabiliyor insanı.”

   Tv’nin ayrıca reklamlarıyla ve dizileriyle günün her saatinde, kadının cinselliğini konu edinerek istismar ettiğini görüyoruz. Yine reklamlarıyla da, tüketim toplumu olmaya doğru itiliyoruz. Bu durum insanı, “tüketirsen mutlu olursun” noktasına getiriyor. Her ürünün en son modeline sahip olmayı arzulayan insan, buna ulaşmak için daha çok çalışıyor ve kendisi tükeniyor. Elde edemedikleriyle de kendini, daha çok mutsuz ve engellenmiş hissediyor.

   Ayşe Bostancı, “medyanın insanları tek tipleştirdiği”ne dikkat çekiyor. Aynı giysiden yüzlerce insanda var. Onu giyince modern olduğunu hisseden insan, aynı şeyi üzerinde taşımaktan gocunmuyor. Halbuki, her insanın zevkleri farklıdır. Medya ve reklamları bunun böyle olmadığına inandırmaya çalışıyor insanı. Kendi tarzınızı değil, yabancı birinin istediği tarzı seçmekle güdüleniyorsunuz. Marka tutkusu ile kaliteliyi değil pahalıyı seçmek gibi tuzaklar içine giriyor gençler. Bu gibi sebeplerle ailelerde çocuklarıyla çatışma yaşıyor.

 Son olarak tavsiyelerini alıyoruz Ayşe Bostancının: “medya çok hızlı akan bir görsellikle sunuyor insanlara her şeyi. Beraberinde tahribatlarda hızla fertlerin ve ailelerin içine kadar giriyor. Bundan koruyabilmek için Rtük ünde aynı hızla çalışması lazım. İnsanlar rahatsız oldukları görüntüleri hiç çekinmeden Rtük e bildirmeli ve tepki koymalılar. Tavsiyem 444 1 178 i arayarak biz buradayız ve uyumuyoruz. Rahatsızız! mesajını yetkililere bildirmeliler.”

   23-29 Nisan 2007  tarihleri arasında tüm dünya ülkeleri ile birlikte Türkiye de Tv’leri kapatma kampanyasına dahil oldu.

    Türkiye’de ailenin tehdit altında olduğunu gördüklerini ve böyle bir derneğe ihtiyaç olduğu için AKODER’i kurduklarını söyleyen Ayşe Bostancı, Medyanın aile kurumu için en büyük tehdit unsuru olduğunu ifade etti.

“Medyanın hedef kitlesi kadınlar ve çocuklardır. Biz de buna yönelik tahribatları engellemeye çalışan hizmetler ve faaliyetler içerisindeyiz. Toplumca maalesef inandığımız değerlere karşı direnç geliştiremez olduk. Bu durum önce Amerika’da başlamış ve Tv kapatma kampanyası “Turn of tv Turn on life” adı ile 1995 yılında kampanyalaştırılmış. “Tv yi kapat hayatı aç” diyerek insanları mahkûm ettikleri tv ekranından kurtarmaya çalışmışlar. Türkiye’de ilk 2002 yılında duyulmaya başlanmış. Yazılı basın ve radyo kanalları aracılığıyla duyuruluyor. Bu arada size de, insanların bilincini uyandıran bu kampanyayı duyurduğunuz için ve teşvik ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.”

 Ayşe bostancı ile sohbetimiz, televizyonu hayatımızdan belli ölçüde çıkarmayı başarırsak, neler kazanacağımız yönünde devam ediyor: “aile içi iletişimi baltalayan bir kara kedi gibidir tv. Eşler bile akşamları birbirleriyle konuşamaz hale geliyorlar tv karşısında olmaktan. Kaldı ki çocuklarla ilgilenmek lazım… Tv dışında, kendini tanımaya kendini keşfetmeye yönelik adımlar atabilir insan. Belki bir sanata eğilimi vardır ama kendini dinleyip deneyemiyordur, zamanını, bağımlısı olduğu tv karşısında geçirmekten. Akraba ilişkileri, komşuluk ilişkileri, iyiden iyiye bitmek üzere. Kitap okumaktan hatta ibadet yapmaktan bile uzaklaştırabiliyor insanı.”

 Tv’nin ayrıca reklamlarıyla ve dizileriyle günün her saatinde, kadının cinselliğini konu edinerek istismar ettiğini görüyoruz. Yine reklamlarıyla da, tüketim toplumu olmaya doğru itiliyoruz. Bu durum insanı, “tüketirsen mutlu olursun” noktasına getiriyor. Her ürünün en son modeline sahip olmayı arzulayan insan, buna ulaşmak için daha çok çalışıyor ve kendisi tükeniyor. Elde edemedikleriyle de kendini, daha çok mutsuz ve engellenmiş hissediyor.

 Ayşe Bostancı, “medyanın insanları tek tipleştirdiği”ne dikkat çekiyor. Aynı giysiden yüzlerce insanda var. Onu giyince modern olduğunu hisseden insan, aynı şeyi üzerinde taşımaktan gocunmuyor. Halbuki, her insanın zevkleri farklıdır. Medya ve reklamları bunun böyle olmadığına inandırmaya çalışıyor insanı. Kendi tarzınızı değil, yabancı birinin istediği tarzı seçmekle güdüleniyorsunuz. Marka tutkusu ile kaliteliyi değil pahalıyı seçmek gibi tuzaklar içine giriyor gençler. Bu gibi sebeplerle ailelerde çocuklarıyla çatışma yaşıyor.

Son olarak tavsiyelerini alıyoruz Ayşe Bostancının: “medya çok hızlı akan bir görsellikle sunuyor insanlara her şeyi. Beraberinde tahribatlarda hızla fertlerin ve ailelerin içine kadar giriyor. Bundan koruyabilmek için Rtük ünde aynı hızla çalışması lazım. İnsanlar rahatsız oldukları görüntüleri hiç çekinmeden Rtük e bildirmeli ve tepki koymalılar. Tavsiyem 444 1 178 i arayarak biz buradayız ve uyumuyoruz. Rahatsızız! mesajını yetkililere bildirmeliler.”

                       Ayşegül Akakuş. / 104.4 BİzimRadyo

Yorum (1) Yorum yaz!