Daha az Tv, daha çok ...

Bu yaz sloganımız:  “Haydi! Daha az televizyonlu günlere…”

                      Daha az Tv daha çok aile sohbetleri.                           

                      Daha az Tv daha çok sosyal aktivite.

                     Daha az Tv daha çok kendini tanıma.

                     Daha az Tv daha çok kitap okuma.

                    Daha az Tv daha çok çocuklarımızla ilgilenme.

     Çocuklarımızı biz mi yetiştiriyoruz yoksa onları farkında olmadan, aslında hiç de tasvip etmediğimiz zihniyetlerin eline mi bırakıyoruz?

Beğenmediğiniz zihniyet ne ise, onun esaslarını kurallarını ve tarzını size tanıtan öğreten hatta dikte eden kim ise, hangi kurumlarsa hangi aygıtlarsa onlardan kendimizi ve çocuklarımızız korumalıyız. Bu durum neden bu kadar önemli?  Konu çocuklar olunca önemi bir kat daha artıyor.

Çünkü siz, bin bir zahmetle emek vererek, ilmek ilmek işlersiniz çocuğunuzu, bir sanat eseri gibi; önüne oturttuğunuz beyaz cam, söker onu bir bir.

Bir gün bir bakarsınız ki o çocuk sisin çocuğunuz değil!

Ebeveyn olmak en zor sanat. Ne var ki başarılı olursanız en nadide eseri veriyorsunuz.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Sırat köprüsünden aşağıya düşmenin yolları !

3 maddede özetlenebilir...

1- Sırat-ı müstakimden ayrılırsan sırat köprüsünden düşersin.

Nedir o sırat-ı müstakim? Sırat-ı müstakim cennete giden yoldur.

 

2- Ayaklarını Allah’a hizmet yolunda bilemezsen, kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsünden düşersin.

 

3- Sırat köprüsünde yürürken dengeyi sağlayamazsan, düşersin.

Dengeyi sağlamak da ancak aklın başında olmasına bağlıdır.

    Aklı yerinde olmayan düz yolda bile yürüyemez ki, sırat köprüsünde nasıl yürüsün… Alkol kullananlar buna çok iyi örnektirler. İçki içenler sallanırken, düz yolda yürümeyi beceremezler.

Bu durumda içki içmek, sırat köpründen aşağıya düşmenin bir diğer yoludur.  

                                                                                               Ayşegül Akakuş.

Yorum (1) Yorum yaz!

BİR KİRLİLİK DAHA VAR !

                                                       GÜRÜLTÜ  KİRLİLİĞİ

 

Sessizlikte gizlenen huzuru yakalamak için, tabiatı dinlemeye çalıştığımız çok olmuştur.

Kaçında başarılı olup, sessizlikle birlikte huzuru yakalamışızdır acaba?

Siz, evrenin sessizliğine dalıp huzurla bütünleşmek üzereyken, uzun süre susmak bilmeyen bir araba alarmı sinirinizi bozmuş olabilir. Gecenin sessizliğini dinlerken, acı siren sesiyle geçen  itfaiye ruhunuzu alt üst edebilir. Yatağınıza uzanıp tam da deliksiz bir uykuya niyetlendiğiniz sırada, alt komşunuzun açtığı Tv  ya da müzik setinin sesi sizi çileden çıkarabilir. Ya da gündüz vakti, trafikte koro halinde çalan uzun soluklu kornalar, eve baş ağrılarıyla dönmenize sebep olabilir. Özellikle nüfus yoğunluğu fazla olan, kalabalık şehirlerde bu gibi durumlarla karşılaşmamış olmak mümkün değildir.

Çevrenizi ve yaşadığınız ortamları düşününce göreceksiniz ki, aslında duyduğunuz çoğu ‘ses’ ‘gürültü’ kimliğine dönüşerek bize ulaşmaktadır. Adeta bir gürültü denizinin ortasında yaşıyoruz ve bunun bizim için ne derece tehlikeli olduğunu bilmiyoruz.

 

     İşimizde ya da evimizde kullandığımız pek çok alet ve eşya sürekli gürültü üretiyor. Ev içerisinde: Çamaşır ve bulaşık makinesi, saç kurutma makinesi, Tv, elektrikli süpürge, telefon, müzik seti, mikser, çalar saat vs. Bir tartışmanın ortasında kalıp yüksek sesle konuştuğumuzda, kendi sesimiz dahi ev içerisinde gürültü üreten materyaller arasına giriyor. Bu tür sesler bizim kontrol altına alabileceğimiz seslerdir.

Bir de kontrol edemediğimiz sesler var: Yol yapım çalışmalarında kullanılan cihazların çıkardığı yüksek ses, trafik gürültüsü, araba alarmı, korna sesleri, sokak satıcılarının sesleri, yakınınızda açılan bir düğün salonu yada diskonun gürültüsü ve komşularımızdan gelen müzik sesleri. 

      Gürültüyü yalnızca yüksek ses demek değildir. Bir ev hanımı için, kullandığı elektrikli süpürge gürültü aracı olmayabilirken, evde ders çalışan bir öğrenci için, aynı cihaz dayanılmaz bir gürültü kirliliği oluşturabilir. Ya da bir kişi uyumaya çalışırken, damlayan musluk sesi onun için gürültüdür. Bazen bir kişinin hoşlanarak dinlediği bir müzik, diğer bir kişi için gürültü niteliği taşıyabilir. Bu durumda gürültüyü kesin olarak tanımlamak ve sınırlamak yanlış olur.

Yinede belirleyici faktörü şöyle ifade edebiliriz: “Normal duyarlılığa sahip bir insanı rahatsız eden ve canını sıkan ses, gürültüdür.” Bu tür gürültüler önlenmeye çalışılmalıdır. İnsanların buna alışması beklenmemelidir.

Hangi sesler gürültü niteliği taşır ve sağlığımızı tehlike altına alır?  Bunu kendi duyarlılığımıza göre ölçebilmek için önce ‘Ses’i tanımamız gerekir.

 

S E S :

     Ses, titreşim yapan bir kaynağın hava basıncından yaptığı dalgalanmalarla oluşan ve insanda “işitme” duygusunu uyaran fiziksel bir olaydır. Sesin yüksek mi yoksa düşük mü olduğu ise frekansla tanımlanır. İnsan kulağı 20-20000 Hertz (Hz) arasındaki sesleri duyar. Buna frekans aralığı denir. Sesin şiddeti ise desibel (dB) olarak ölçülür. Desibel insan kulağının en çok hassas olduğu orta ve yüksek frekansların özellikle vurgulandığı bir ses değerlendirme birimidir. Desibel çizelgesinde 0 değeri, sağlıklı bir insan kulağının işitebileceği en düşük ses seviyesidir.

 

Nefes alışımızın sesi: 10 dB                            Saç kurutma makinesi: 60-95 dB

Fısıltı ile konuşma: 20-30 dB                          Birisi yüzünüze doğru bağırıyorsa: 80 dB

Yağmur damlalarının sesi: 50 dB                    Kulağınızın içine doğru bağırıyorsa: 110 dB

Normal konuşma sesimiz: 60 dB                     Çocuk ağlaması: 110 dB

Sakin bir trafik sesi: 70 dB                              Ambulans sireni: 120 dB

Çamaşır makinesi: 50-75 dB                           Yüksek sesle walkman dinliyorsanız: 112 dB

 

      Yüksek düzeydeki sesin sebep olduğu en önemli sorun: İşitme kaybıdır. 110 dB düzeyindeki sese bir dakikadan fazla bir süre, sürekli olarak maruz kalındığında işitme kaybı tehlikesi ortaya çıkar. 100 dB’in üzerindeki seslere korumasız olarak on beş dakikadan fazla maruz kalınmaması öneriliyor. Daha düşük düzeydeki seslerin tehlike arz etmesi de maruz kalınan sürenin uzunluğuna bağlı olarak değişiyor.

Örneğin  90 dB’lik bir sesi ele alalım: Gençlerin düşük sesle dinlediği  walkmanın  bu oranda olduğunu düşünürsek, işitme kaybına başlangıç oluşturabileceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir araştırma sonucunda yapılan açıklamada “gelecek nesillerin işitme problemi olan nesiller olacakları”  konusunda biz insanlar uyarılıyoruz! [1]

 

Çevre koruma dairesi (EPA) 24 saat boyunca maruz kalınacak sesin 70 dB olması gerektiğini söylüyor. Bu değer, kulakta oluşabilecek hasara göre belirlenmiş olup, uyku kaybına yol açma ve stres oluşturma gibi diğer faktörler dikkate alınmamıştır. EPA, günde sekiz saat boyunca 75 dB’in üzerinde sese maruz kalan işçilerin kulaklık takmalarını öneriyor.

 

Gürültü bana ne yapar?

      Gürültüyü; ‘her yere mikrop saçan bir çöp’ gibi düşünebiliriz ama maalesef onu her yere atıyoruz. Böylece işitme duyumuzla birlikte sağlığımız da tehlikeye giriyor. Gün boyu yüksek sesli uyaranlara -gürültü- maruz kalanların sinirleri de bozuluyor. İşitme kaybının yanı sıra stres, tansiyon yükselmesi, uykusuzluk, iş gücünde verimsizlik gibi durumlar da ortaya çıkıyor. Ayrıca sosyal davranışları ve zihinsel gelişimi de etkiliyor. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan en güçlü deliller ise, kalbin çalışmasıyla ilgili düzensizliğe yol açtığını gösteriyor. Gürültülü bir ortamla, sessiz sakin bir ortamda yaşamını idame ettiren kişiler arasındaki farklılığın, gözle görülebilir derecede farklılık arz edeceğini söyleyebiliriz.            Zamanla bu tehlikeli durumları ve kendimizdeki değişiklikleri fark etmiş olacağız ki; artık kalabalık tatil yerlerini tercih etmek yerine, sakin yöreleri, sessiz yaylaları, yeşilliği bol olan yerleri tercih ediyoruz.

Bir çok insanın, kendisi ve ailesi için, köyünün en güzel tatil yeri olduğunu söylemesi, aynı huzura ihtiyacı olduğunu göstermez mi?

 

Gürültünü kendine sakla !

Les Blomberg,  “Ses Kirliliği Temizleme Evi” ni açmış ve “en iyi komşu, gürültüsünü kendine saklayandır” diyerek mücadelesini başlatmış. Gönüllü bir kuruluş olan temizleme evi, insanlara gürültü ile ilgili bilgiler vererek, bilinçlendirmeyi ve korunmayı amaçlamış. [2]

 

Ülkemizde  Durum  Ne?

           Ülkemizde bu konuyla ilgili çok ciddi bir girişim ve çalışma yok. Bunun sebebiyse, gürültüden şikayetçi olmamıza rağmen bunu kirlilik ve ortak bir zarar olarak görmememizdir. Bizim kurulmuş bir gönüllülük hareketimiz yok. Ancak bir çevre kanunumuz var. “Kişilerin huzur ve sükûnunu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde yönetmelikle belirlenen standartlar üzerinde gürültü çıkarılması yasak” uymayan kurum, kuruluş ve kişilerle ilgi yasal müeyyideler uygulanmakta. Bunun yanında arzulamış olduğumuz hayat standartlarını bozmadan alacağımız basit önlemlerle insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini yok etme şansına  sahibiz. 

Bunlar:
-İşletmelerde gürültünün dış ortama çıkışını önleyecek ses yalıtımlarının yapılması.
-Düğün, sünnet, vb. toplu merasimlerde, çevrede gürültüden olumsuz yönde etkilenebilecek kişileri düşünerek aşırı gürültülü müzik çalmaması ya da kapalı ve ses yalıtımlı mekanların seçilmesi.
-Toplumun huzurunu bozacak ve gürültü kirliliğine neden olacak davranışlardan kaçınılması ve birbirimizin haklarına saygı gösterilmesi.
-Evlerimizde kullandığımız TV ve müzik aletlerinin sesini sadece kendi duyabileceğimiz kadar açılmasıdır.

       İstanbul Büyükşehir Belediyesinde ise,  gürültü kontrol çalışmaları; ruhsatlandırma ve denetleme ile yetkili olduğu müesseselerle konutlarda makine, motor ve diğer çalışmalardan kaynaklanan gürültüleri kontrol etmek için denetimlerde bulunma ve gerektiğinde gürültü düzeyleri aşağıya çektirilme gerekirse Çevre Kanunu’na göre cezai işlem uygulanması şeklinde devam etmektedir.

       İstanbul’un gürültü seviyesinin bilimsel olarak tespiti amacıyla ve gürültü haritalarının çıkarılabilmesi için modern gürültü ölçüm cihazlarının sayısının artırılması planlanmaktadır. Cihaz sayısının artması ile karayolları, şehir içi ana arterler ve çevre yollarından, yayılan gürültülerin seviyelerini gürültü kaynağından en az 300 metre uzaklık içerisinde gösteren gürültü haritaları hazırlanacak. Hazırlanan bu haritalara göre imar planlarında gürültünün azaltılmasını sağlayacak tedbirlerin yönetmelikte belirtilen esaslar çerçevesinde alınması yoluna gidilecek.

 

   Ses kirliliği, büyüyen bir dünya problemidir. Hepimiz gürültünün tehlikelerinden haberdar olmalı ve yaşantımızdaki gürültüyü azaltmalıyız. Günümüzde 28 milyon  Amerikalının işitme problemi vardır ve 10 milyonu yüksek sese maruz kaldığı için bu durumdadır. Gençlerimiz modaya uyma adına gününün çoğu zamanını kulağında walkman ile geçirirse, medenî olma adına akşamlarını ve hafta sonlarını bar disco gibi eğlence yerlerinde geçirirse, atari ve oyun salonlarından çıkmaz, internet cafelerde sabahlamaya devam ederse, yakın bir tarihte istatistiklerimiz Amerika’nınkinden farklı olmayacaktır. Bireyler olarak, yaşam tarzlarımızı daha sakin hale, evlerimizi de daha sessiz yerler haline getirmeliyiz.

Herkesi daha sakin olmaya davet ediyorum.  Böylece daha sakin bir toplum halini alırız.  ‘Daha sakin bir toplum, daha sağlıklı bir toplum demektir’. [3]

 

Trafik Gürültüsü…
Kent merkezlerimizdeki trafik gürültüsünün artması, modern hayata verdiği rahatsızlıktan dolayı daha önemli hale gelmiştir. Bu nedenle, lüzumsuz trafik gürültüsü insan sağlığı için “Tehlike Sınırı”nı aşmadan önlenmelidir. Trafikte gereksiz yere çalınan klaksonlar, araçların motor sesleri, gereksiz çalınan kornalar ilk akla gelen gürültü kaynaklarıdır. Özellikle gürültü konusundaki en yoğun şikâyetlerden birisi de, İstanbul’da çalışan hatlı minibüslerin durakta bekleyen potansiyel yolcuları harekete geçirmek için gereksiz yere peş peşe çaldıkları kornalardır. Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği Madde:5 b Bendinde: “Bir motorlu araç üzerinde veya içinde; korna veya ses çıkaran başka bir cihazın zorunlu haller dışında gürültü rahatsızlığına neden olacak şekilde çalınması yasaktır.”

                                                                                             AYŞEGÜL AKAKUŞ.



[1] Federico Miyara.

[2] www.smithsonian.si.edu

[3] Arline Bronzaft :Gürültü uzmanı 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ramazanın İnsana Getirdikleri

Canlı olan her varlığın, hayatını sürdürebilmek için, yenilenmeye ve tazelenmeye ihtiyacı vardır. Günlük yaşantının vazgeçilmez görevleri arasında kalmış, hayatın çeşitli meşgaleleri arasında kaybolmuş olan biz insanlar da, bu yenilenmeye ve tazelenmeye en çok ihtiyacı olan varlıklarız.

      Akıp giden zaman, insanı asıl yaşam gayesinden uzaklaştırıp, şevkini kaybetmesine sebep olur. Bu tip olumsuzluklara karşı bizi direnmeye ve tazelenmeye davet eden dinimizin, özel uygulamaları vardır. Örneğin beş vakit namaz günlük hayatımızda planlı olmayı sağlarken, haftada bir defa kılınan Cuma namazı da, sosyal bir ortamda, aynı inancı paylaşan kişileri bir araya toplayarak, belli bir ümmetin mensubu olduğunu, kişilere fark ettirir.

     Dinimizce 11 ayın sultanı olan Ramazan ayı da,  yüce Allah (cc) tarafından özel olarak seçilmiş bir zaman dilimidir. “O ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile batılın arasını ayıran Kur’an, o ayda indirilmiştir.” (Bakara/185) 

Bu ayda indirilen kur’an ın her bir harfi için verilen sevap on değil, bin iken, Ramazan ayının içinde bulunan Kadir Gecesinde de bu sevaplar otuz bindir.

      Yüce rabbimiz, bir yıl boyunca ruhlarımızda tutan paslardan arınmayı, din ve inançta tazelenmeyi, adeta bir dirilişi gerçekleştirmemiz için, bu aya özel olarak, Oruç ibadetini emretmiştir.

    Bu ayda oruç tutanların günahları bağışlanır, mertebeleri yükseltilir. Oruç, iman ve ihlas da samimiyeti simgeleyen bir ibadettir. Sevabını da Allah (cc) verecektir. Oruç Allah ve ahiret inancı konusundaki samimiyetin de göstergesidir. Çünkü bu konuda tereddütleri olanlar bir takım dünyevi hesaplarla, diğer ibadetleri yerine getirebilirler. Ama oruç tamamen Allah'la kul arasında olduğundan, bu ibadeti Allah için ve sevabını ahirette Allah'tan umarak yerine getirirler.
     Orucun insanı yenilemek konusunda şöyle bir hikmeti de vardır: Açlık içinde olan Müslümanların sıkıntılarını tatmak ve onların dertlerini anlamak... Yüce Allah (cc) tüm Müslümanları tek bir ümmet kılmış ve birbirlerinin dertleriyle dertlenmelerini istemiştir. Ramazan ayıyla birlikte biz Müslümanlara farz olarak gelen oruç ibadetiyle de, bu bilince varmış oluyoruz.
      Ramazan ayının Gece ve sahur vakitlerinde de bazı sırlar mevcuttur: Sahur vaktinde oruç ibadetini yerine getirmek için uyanan insanda mutlaka, Allah’a yakınlık şartları oluşur. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de gece ibadetinin faziletlerini vurgular. İsra sûresinin 79. Ayetinde Allah, peygamber efendimize hitaben buyuruyor ki; “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana ait bir nafile olarak, namaz kıl. Umulur ki rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.”

Sahur vakti, ayrıca Allah’ın varlığını, sıfatlarını ve tüm yaratılmışlık alemini düşünüp tefekkür etmek için en iyi zamandır. Nitekim çok sayıda alim ve düşünürler, sahur vaktinin düşünme bereketiyle, hayatlarındaki büyük hakikatlere ulaşmışlardır. Bu yüzden İslam’ın ahlaki tavsiyeleri, gecenin bir kısmında uyanıp, ibadet etme ve düşünmeye yöneliktir. Peygamber efendimiz (sav)in bir hadis-i şerifi de bunu destekler niteliktedir: “Midesini aç bırakan kimsenin, düşünce kabiliyeti gelişir ve açılır.”

Bu seçilmiş zamanlarda çeşitli ibadetlerde bulunmak, büyük manevi bereketlere yol açar. Gecenin karanlığında Allah’a yakarıp, dua etmek ve aydınlanmaya yol açmak, biz müminlerin yapacağı en güzel girişimdir.   

        Sonuç itibariyle Ramazan ayı ve Oruç ibadeti; bir tazelenme, nefis terbiyesi, kardeşlik duygularını ve imanı tazeleme sürecidir.

                                                                                                                      

                                                                                                                       Ayşegül  Akakuş. 

                                                                                                    aysegul_akakus@hotmail.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir başkaydı, Siyah Beyaz Ramazanlar…

Klişeleşmiştir dillerde “nerde o eski ramazanlar” sözü. Nerede o günler derken, neyi kastediyor, neye gönderme yapıyoruz acaba? Asıl Özlediğimiz nedir? 

İçimize çevireceğimiz düşüncelerle biraz düşünmeliyiz bunu. Ramazanda eksikliğini hissettiğimiz ya da ne yapsak o boşluğu dolduramadığımız şey nedir?

        Şüphesiz ah nerede o eski ramazanlar demek için bir çok sebebimiz var. Bazı insanlar ramazan deyince, zengin çeşitlerle kurulmuş sofralardaki yemekleri hatırlar, bazıları da direkler arası eğlenceleri… 11 ay boyunca özlediğimizi söylediğimiz Ramazan ayı, yemek ve eğlence gibi süsleriyle, nefse hitap etmek için mi geliyor yoksa tam tersi bir atmosferi bizlere yaşatmak için mi?

En azından bazı insanlar hala, ramazan deyince eğlenceden arınmış ibadetli günler tahayyül edebiliyor. Bir çok gazete ve tv kanalları ramazan ayını, karagözün perde alma zamanı, sazlı sözlü kahvehanelerdeki fasıl gecelerinin açılma fırsatı bulduğu ay, olarak lanse etse de, inancının bilincinde olan insanlar, bu gibi sebeplerle beklemiyor, Ramazan-ı Mübarek’i.

Eskiden ramazanı şerifin gelmesi de gitmesi de ayrı bir heyecandı. Berat kandiliyle başlardı hazırlıklar ve fakirler için daha zengin sofralar kurulabilsin diye, kilerler şenlendirilirdi. Teravih namazlarıyla kalbi nurlandıran ramazan, minareleri de mahyalarla aydınlatırdı. Ramazanın ruhuna uygun yaşayarak, bir çok manevi bereketle mükafatlandırılan insanların,  ‘eski ramazanları’ yâd ederken, eğlenceyi, gösteriyi ve gayri ciddi şeyleri kastetmediğini anlarız.   

      Eski ramazanlara duyulan özlem sadece bu yüzyılda değil, geçtiğimiz yüzyılda da dile getiriliyordu. Yani “nerde o eski ramazanlar” sözünün asıl sahipleri bizler değiliz. Şöyle 150 – 200 yıl kadar geriye gidelim ve ecdadımızın ramazanlaşan günlerini ve ‘asıl özlenesi ramazan’ günlerinin nasıl olduğunu hep birlikte görelim:

 

Hanımların evlerdeki telaşları: Ramazanın telaşesini evlerde yaşatan daima hanımlardır. Hanımlar ağırlanacak misafirlerin listesini önceden yapar, onları memnun etmek için yeni yemek tariflerini komşularından temin ederdi. K.Kerimler ve ilmihaller meydana çıkarılır, evdeki seccade takke ve tespihlerin de sayıları arttırılırdı. Başta mutfak olmak üzere evin her köşesi, yardımcı hanımlarla birlikte temizlenirdi. Kitaplardan oruç ve zekat mevzuları okunarak bilgiler tazelenir, ramazana has menkıbeler okunurdu. Böylece hem maddi hem manevi temizlikle, mübarek ramazan ayına girilirdi.

 

Beylerin eli kolu dolu: Hanımların ramazana özel çarşı-pazar listelerini beyler temin ederdi. Ramazan ayının bereketi sadece iftar sofralarında görülmezdi. Büyük camilerin avlularına sergiler kurulur, iftar saati yaklaştıkça bu mekanlar daha bir kalabalıklaşırdı. İftarlık pideler, gevrek çörekler, çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler, tablalarda arz-ı endam ederdi. Meydanlarda tespihçiler, buhurcular da fazlaca bulunurdu. İftar saatlerinde Eyüp Sultan, Fatih, Bayezıd ve Ayasofya gibi büyük selâtin camilerin avluları adeta insan seline dönerdi.

Satış için özel tutulan çığırtkanların sesleri yükselir, kalabalığa karışırdı.

-Ne alırsan yirmişer paraya !

-Ne ararsınız beyefendi, hepsi buradaa, yirmişer paraa!

 

Toplumun yaşantısı düzenlenirdi: Sosyal yaşantıya da düzen getiren ramazan ayından, herkes nasibini alırdı. Öyle ki bu devlet dairelerindeki çalışma saatlerine kadar sirayet ederdi. Ramazanın ilk günü bütün devlet daireleri tatil edilir, gazeteler çıkmazdı. Ramazan ayı  boyunca bütün resmi dairelere memurlar sıra ile devam eder, nöbet cetveline herkes riayet ederdi. Ramazanın kış mevsimine denk geldiği günler kısa olduğu için, resmi daireler gece açık olurdu. Hatta 1863 yılı ramazanında Bab-ı Ser Askeri ve Tophane Müşiriyet daireleri gece açılmış gündüz kapalı tutulmuştu. Bu uygulama ile, “Bu ayda emri altında olanların vazifesini hafifletenleri Allahü Teala affedip, cehennem ateşinden kurtarır.” Hadis-i Şerifindeki müjdeye nail olunmak istenirdi.

     Özellikle bu ayda devletçe temizliğe daha fazla riayet edilir, yayınlanan tenbihnamelerle halk da buna teşvik edilirdi. Ev ve dükkânların önlerinin temiz tutulmasını tenbihleyen yazıda şöyle denilirdi: “Bazı konak ve evlerin kapılarında ve duvarlarında tahminen uzun yıllardan beri çamur sıçraması ve kuruması sonucu yakışıksız ve pis görüntüler oluştuğu görünmekte; pencerelerde ise top top örümceklerin sarktığı müşahede edilmektedir. Kapı ve pencerelerin böyle pis bırakılması çirkin bir görünümden ziyade pek çok hastalığı davet etmekte, görenlerin içini karartmaktadır. ‘Temizlik imandandır’ düsturu doğrultusunda böyle hanelerin en kısa zamanda temiz ve pak bir hale getirilmesi önlerinin temiz tutulması gerekmektedir.” 

      Ramazan ayında toplumsal yaşantı düzenlenirken, ahlaki konularda da fazlasıyla hassasiyet gösterilirdi. 1847 yılında Takvim-i Vekayi’de yayınlanan tenbihnamede belirtildiği üzere: Cuma günleri Kağıthane kadınlara, Çırpıcı ve Veliefendi çayırları da erkeklere mahsus tutulmuştu. Pazar günleri kadınların seyir yerlerine gitmeleri men edilmişti. Ramazan-ı Şerif boyunca sokakta ve alışveriş yerlerinde saat 11’den sonraya kalmayıp vaktiyle evlerine gitmeleri emredilmişti. Geceleri kimsenin sokaklarda fenersiz gezmemesi ve Karagöz oyunlarına gidilecekse ırz ve edepleriyle oturmaları gerektiği tenbihlenirdi.       

     Osmanlı kültür ve ahlak anlayışında, sosyal yaşantıyı dengeleyen ve izzet-i nefsi üstün tutan, yardımlaşma, sadaka verme ve zekat konusundaki hassasiyettir. Bu sebeple Osmanlı halkı sokaklarda, dilenciliği kendisine meslek edinmiş kişilere rastlamazdı. Toplumdaki bu hassas dengeyi sağlayan en önemli unsurlardan biri de ‘sadaka taşları’dır. Genellikle cami ve türbelerin köşelerine dikilen taş bloklar ki, fakiri dilenmekten, zengini de gösteriş ve riyadan kurtarmıştır. Ramazan ayı boyunca da hiç boş kalmayan sadaka taşlarına ihtiyaç sahipleri gece gelir, ihtiyacı kadarını alır gerisini diğer fakirler için yerine bırakırdı.   

 

     ** Bilindiği kadarıyla İstanbul’un dört yerinde sadaka taşı vardı. Üsküdar’da Gülfem hatun camî avlusunda. Üsküdar Doğancılarda, Karacaahmet’te ve Kocamustafa paşa. Günümüzde bu taşlardan sadece Doğancılardaki, yarısı toprağa gömülü vaziyette,  durmaktadır.**

 

Esnaflarda ‘Ramazan’a özel hassasiyet: eskiden Ramazan ayı geldi mi fırınlar bu aya özel hamurkar ve özel pişirici tutarlardı. Bu hamurkarlar eski bir geleneğe uyarak, her sabah mutlaka fırına en yakın hamama gidip gusül abdesti alırlardı. Müşterilere zamanında ve kıvamında pişmiş pideyi yetiştirmek hüneri de pişiricilere düşüyordu. Bu ustalar sadece bir ay çalıştırıldıkları için, ücretleri hayli yüksek olurdu.

Fırından sıcak sıcak çıkan pideler mahallelere hatta varoşlardaki evlere kadar götürülürdü. Genellikle veresiye ekmek dağıtan tablakârlar, çifte pide sepetlerini atlara yükler, iftara doğru yollara düşerlerdi. Tablakârlar kime kaç tane pide verişse tahta çubuklara çizik atar, fırın sahibine teslim ederlerdi.

 

Ramazan demek ‘İbadet’ demekti: Bu ayda çalışma saatlerinin düzenlenmesi ile halkın boş vakti çok olurdu. Bu durumu fırsat bilenler zamanlarını en iyi şekilde değerlendirebilmek ve ramazanı idrak edebilmek için camilere çekilirlerdi. Bu ayın hürmetine, toplumca haramlardan kaçınmaya daha çok özen gösterilirdi. K.Kerim okunur, fıkıh ilmine daha bir rağbet edilirdi. Ramazanın ilk cumasını Ayasofya’da, ikincisini Eyüp Sultan’da, üçüncüsünü Fatih’te son cumasını da mutlaka Süleymaniye’de kılmak halkımızın ramazana mahsus adetlerindendi. Türbeler ziyaret edilir, sakal-ı şerifle mutlaka bereketlenilmek istenirdi.   

 

Ramazanın tadı teravih namazı: Mübarek Ramazan ayının iftarı gibi sahuru, sahuru gibi teravihi de başka lezzetteydi. Ramazanı oluşturan bu temel üçlüye çocuklar da daima dahil edilir geri bırakılmazdı. Teravih öncesi caminin yolunu tutmuş olan her yetişkinin elinde bir çocuk görürdünüz. Müslümanların teravihlerde yek vücut oluşu, daha bir dayanışma içine girmelerini ve ibadet sevgisini aşılamakta idi. Dört rekatlık sabah namazına gelmeyenleri otuz üç rekatlık teravih namazında görmek mümkündü. 

 

Mahyaların ışıltılı heyecanı: Ramazan akşamlarının gökyüzünde ışıldayan mahyaları yürekleri heyecanlandırırdı. Cami minarelerinin ikisinin arasına gerilen halattan küçük kandiller sarkıtılarak gecenin karanlığına sözcükler yazmak, bir nevi Ramazanın o beldeye getirdiği sevinci, bereketi ve ferahlığı işaret ederdi. İlk mahya Sultan Ahmet camiinde kurulmuş ve zamanla Osmanlı sınırlarını dahi aşmıştır. Mahyalar o devirde, günümüzdeki ampullü mahyalar kadar pratik olmayıp, ustasını saatlerce uğraştıran bir sanat eseridir. Kandillerin sayısı, her kandil ipinin sarkıtılma ölçüsü, içlerine koyulan yağın miktarı teker teker hesap edilir. Fıstık çöpünden yahut kavrulmuş tatlı su sazına sarılan pamuktan yapılan fitilleri hazırlamak da epeyce zaman alırdı. Mahyacı olmak öyle kolay iş değildir. Vakıf meclisinin kurduğu imtihandan geçilmesi gerekir. Saygı duyulan ve evladiyelik bir meslek olan mahyacılığa yabancı bir seyyah göz şöyle der: “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin, gökteki yıldızları toplayıp minareler arasına yazı yazmayı akıl edişleri,  medeniyette ne kadar ileri olduklarının bir ifadesidir.”

Günümüzde kullanılan elektrikli mahyaların saltanatı da, 1923 yılında Fatih ve Ayasofya camileriyle başlar.  

 

Son günlerin hüznü bayramın neş’esi:  Mübarek Ramazan ayının yirmisinden sonrası, çoğu evlerde, bir hastanın son demlerini yaşaması kadar hüzünlü geçerdi. Ardından gelecek olan bayram da, hüzünlü gönüllere su serperdi. Ramazan öncesi günlerde olduğu gibi, bayrama dokuz gün kala, bir tatlı telaş sarardı her haneyi. Kapalıçarşı ve Mahmut paşa mevkiileri, alışveriş yapacak olan hanımların akınına uğrardı. Çarşafını giyip, peçesini takan kendisini çarşı meydanlarında bulurdu.

Evin hanımı, kendisi ve çocukları için elbiselik kumaşlar alır ve bir an önce dikime verirdi. Durumu daha zengin olan ev hanımları ise, alış veriş için Galata yahut Beyoğlu’nu tercih ederlerdi. Konaklarında hizmet eden kâhya ve divan efendisine de, hane sahibi tarafından elbiselik çuhalar, şallar, aşçıbaşıya da bel futası alınır, bohçalanarak Bayram sabahı takdim edilirdi. 

Sabah olduğunda herkes bayram namazına koşar, sokaklara yayılan cemaatten olmak istemeyenler ise geceden caminin yolunu yutardı. Bayram namazları, büyük bir azamet ve ihtişam içinde kılınırdı. Tebrikleşmeler caminin içinde başlar eve varana dek sokaklarda musafahalaşmalar devam ederdi.

 

**********************

      Her yeni gelen asrın, bir öncekini aratması gibi, bizim bahsettiğimiz, özlemini duyduğumuz eskiler de, bir evvelki neslin yaşadığı dönemleri dillerine dolamışlardı. Her ‘eskiye özlem’ terennümünde aslında: ‘bir şeylerin yavaş yavaş yok olup gittiğinin çığlığı gizlidir’. Yaşantılarımıza ve Ramazanlarımıza, asli ruhunu geri veremezsek, bu hasret hiç bitmeyecek !                                                     Ayşegül Akakuş.  aysegul_akakus @hotmail.com

Genç Yaklaşım-Eylül 2007 sayısında yayınlanmıştır

Yorum (1) Yorum yaz!

Çevrem Benim...

Bizim Aile (aylık kadın aile dergisi) ağustos2007 sayısı

 ÇEVRE’M BENİM BENİM ÇEVRE’M

Her birimiz, birer sosyal varlık olarak, toplumla (diğer insanlarla) nasıl etkileşim içinde isek, içinde yaşadığımız ‘çevre’yle (tabiat ile) de etkileşim içindeyiz. Yaşadığımız sürece çeşitli yollarla, çevreyi etkiler ve ondan etkileniriz.

Hiç düşündünüz mü, “acaba ben farkında olmadan çevreye, tabiata, dolayısıyla da kendime zarar veriyor muyum” diye? Yoksa doğru ve dikkatli yaşayarak, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizin, bize sunulmuş bütün imkanların, kıymetini biliyor ve koruyor muyuz?

Bu konuda duyarlı davranmak, öncelikli olarak bizi, kendi sağlığımız açısından ilgilendiriyor. Uzun vadede ise, yeryüzünün devamlılığı noktasına varacak kadar ciddi boyutlara uzanıyor.

İnsan ırkının dikkatsiz ve bilinçsizce yaptığı davranışlar ve beraberinde kurtulamadığı, israf hastalığı, kendisine, havanın temizini, çevrenin yeşilini, suyun treddütsüzce içilebilenini hatta hormonsuz sebzenin tadını unutturdu.


Fert fert neler yapabileceğimizi çok ciddi olarak düşünmenin zamanı geçti. Şimdi acil faaliyetleri uygulama zamanıdır.

İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Belki vazgeçerler diye, yaptıklarından bir kısmını biz onlara böylece tattırıyoruz” (Rum: 30:41) ayetindeki uyarı, çevre sorunlarına, sorumlulukları ve sonuçlarıyla birlikte dikkat çekiyor. İnsan eli karışıncaya kadar milyonlarca yıl boyunca en küçük bir aksama göstermeden sürüp giden dünya dengesi, insanların elleriyle işledikleri kusurlar yüzünden bozulmaya başlayınca ne karalarda düzen kalıyor, ne denizlerde… yine de ayet “belki vazgeçerler” diyerek, insanlara, hatalarını onarmak için kapıyı açık tutuyor.

Ülkemizde bireyleri çevre konusunda bilinçlendirmek için pek çok çalışma yapılmakta. Belediyelerce ve çevre örgütlerince yürütülen çalışmaların en yaygın olanı “geri dönüşüm” projeleri. Uygulanan pilot çalışmalar sonucunda atıklardan mümkün oldukça yararlanmak hedeflenmiştir.


Evlerimizde üretilen atıkların önemli bir miktarını plastik, metal ve cam gibi değerlendirilebilir atıklar oluşturuyor. Bu atıkların evimizde ayrı toplanması sonrası geri kazanım projeleri ile ekonomiye geri kazandırılması mümkün. Sonuçta ülke çapında İstanbul, Ankara, Bursa başta olmak üzere pek çok il ve ilçede yerel yönetimlerle işbirliği içinde cam, metal, plastik, kağıt, karton, ambalaj atıklarının kaynağında ev atıklarından ayrı toplama ve geri kazanım konulu pilot projelerini başarıyla hayata geçirmiş ve bu konuda pilot çalışmalar yapılmıştır.

Özellikle merkezi yerlerde değişik renkli konteynırlar görürüz. Bunlar cam, plastik ve pet şişeler, kullanılmış piller ve kağıt atıklar için ayrı ayrı düzenlenmiştir. Bu tip konteynırlar yaşadığımız çevrede yoksa, belediyelerimizden istekte bulunabiliriz. Bununla birlikte ferdî olarak yapabileceklerimiz:


- Alışverişinizde yanınızda bez torba veya file bulunduruyor musunuz?

Naylon poşet kullanmaktan olabildiğince kaçının. Bir kere kullanıp atacağımız poşetler yerine, sürekli kullanabileceğimiz bez torba, sepet ve fileleri tercih edin. Çünkü, naylon poşetler tabiata ve insan sağlığına fazlasıyla zarar vermektedir.


-Yiyecek ve içecek alışverişlerinizde plastik kapta olanların yerine cam kaplardaki mamulleri, hem çevre hem de sağlığınız için tercih edin. Alışveriş ettiğiniz bakkal ve market yöneticilerine plastik kaplarda olan mamulleri almamaları yönünde uyarıda bulunun. Unutmayın ki, bir plastik ambalaj tabiatta parçalanmadan 450-500 yıl kalabilmektedir. Cam ambalajlarsa kalitesi bozulmadan % 100 oranında yeniden kullanılabiliyor.


-Oyuncaklar, pille çalışan saatler, hesap makineleri gibi cihazlar yerine, pilsiz ve güneş enerjisi ile çalışan cihazları kullanmalıyız. Bir kez kullanılıp atılan piller yerine, şarj edilerek tekrar kullanılabilen pilleri tercih etmeliyiz. Günlük hayatta çok sık ve yaygın olarak kullandığımız pillerde cıva ve kadmiyum gibi ağır metaller bulunmaktadır. Cıva, kadmiyum, nikel, kurşun, bakır, çinko ve krom gibi maddeler, canlıların bünyesinde birikerek ölümle sonuçlanacak ciddi sağlık sorunlarına sebep olurlar.


- Okuduğunuz gazeteyi muhafaza ederek, yeniden değerlendirilmesini sağlıyor musunuz? Bir ton kağıt elde edebilmek için, 17 tane ağaç kesmek zorundayız. Oysa geri kazandıracağımız 140 kilo kağıttan 100 kilo kağıt elde edilebiliyor.

* Kullanılmış kağıttan, kağıt üretmek için % 30 ile % 50 civarında daha az enerji kullanılıyor ve böylece % 95 daha az hava kirliliği oluşuyor.


Eğer, sadece İstanbul’da her yıl tüketilen 450bin ton kullanılmış kağıt geri kazanılırsa, Türkiye’de yılda 38 km kare ağaçlık alanın korunabileceğini bilmek, çevreyi koruma adına insanı gerçekten heyecanlandırıyor. Bir kez kullanılıp atılan kağıt peçete ve havlular için de, binlerce ağaç kesiliyor. Hanımlar, evlerinde bez peçete ve havlu kullanarak ağaç katliamını durdurabilirler. (Bazı eğlence merkezlerinde, eğlenme adına havaya savrulup, sonrada doğruca çöpe atılan beyaz kağıt peçetelerin hesabını yapmıyoruz !)

-Ağacın ve yeşilin gönüllü koruyucusu olun. Bahçeniz yoksa balkonunuzda mutlaka yeşil bitkiler yetiştirin, çocuklarınıza da bu zevki aşılayın. Kendinizi, çevrenizde doğan her çocuk için bir ağaç dikmeye şartlandırın. Bir saksıdaki yeşilliğin bile bizim için temiz hava ürettiğini unutmayın.

Bir Müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o Müslüman için birer sadakadır.” ( Hadis-i Şerif )


-Modayı takip eden değil, giydiğini yakıştırma bilincine ermiş bir toplum haline gelmeliyiz. Böylece modası geçti diye çöpe atılan giysilerden ve giysi israfından kurtulmuş oluruz.


-Trafiğe çıkan araba sayısı giderek artıyor ve bu da insan sağlığı için tehlikeli olan kurşunun atmosferde ve tabiatta çoğalmasına sebep oluyor. Seyahatlerinizde mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanın.

-Plastikler, doğada parçalanma süresi en uzun olan madde olduğu için, yok edilmesi güçtür. Bir plastik, 1000 yıl boyunca tabiatta yok olmuyor. Bu sebeple bu maddelerin mümkün olduğunca ayrı biriktirilip geri kazanılmalarını sağlamalıyız. Plastik ambalaj atıkları yıkanıp, granül haline dönüştürülerek ikincil ürün üretiminde ham madde olarak kullanılmakta. Sera örtüsü, otomotiv sektöründe plastik torba, marley, pis su borusu, elyaf ve dolgu malzemesi, araba yedek parçası yapımında kullanılmaktadır.

Bilinçli bir tüketici olarak musluğumuzu her açışımızda, ocağımızı her yakışımızda, gereksiz yere yanan her ampulü söndürdüğümüzde veya bir dilim ekmeğin çöpe gitmesini önlediğimizde, israfı engelleyerek gerek ülke ekonomisine gerekse çevre korumacılığına ne kadar katkı sağladığımızı hatırlayalım.

Türkiye’de çöp miktarının yaklaşık % 15-20 ’sini geri kazanılabilir nitelikli atıklar oluşturmaktadır. Herhangi bir ürünü alırken geri dönüşümlü olmasına dikkat edelim. Özellikle İş yerlerinde, Tükettiğimiz kağıtları çöpe atmak yerine toplayıp ekonomiye kazandırabilir ve çevre kirliliğini önleyebiliriz. Unutmayalım ki; 1 ton kullanılmış kağıt, geri kazanıldığında 17 adet çam ağacının kesilmesi önlenmiş olacak. Ayrıca 1 ton kullanılmış gazete kâğıdı geri kazanıldığında da 8 adet Çam ağacının kesilmesi önlenmiş olacaktır. Çocuklarımızın kullandığı okul defterlerini de bitince çöpe değil geri kazanıma göndermeliyiz. Bunun da bir katkı olduğunu unutmayalım.

Yapılan bir araştırmaya göre, insanların birbirlerine gönderdiği mektupların % 44 'ü okunmamaktaymış. Ve bir insan, ömrünün 8 ayını, gereksiz yazışma zarflarını açarak geçirmekte imiş. ( bu oran iş hayatının içinde olanlar için geçerli) Yapılan başka bir araştırmaya göre de, bir büro elemanı yılda, 81 kilo yüksek vasıflı kağıdı çöpe atmakta imiş. 

                                                                                                               Ayşegül Akakuş.

Yorum (1) Yorum yaz!

“Kadın”ı taciz ve istismar eden medya ve reklamları.

Reklam Kadını…

Taciz; uğrayan kişi tarafından hoşlanılmayan, rahatsızlık duyulan, sözlü, yazılı yahut davranışsal tavırdır. Taciz, kadına yönelik bir insanlık suçudur. (akşam gazetesi yazarı:Cengiz Hortoğlu)

                                                  

     Televizyon, kitleleri biçimlendirmek üzere planlanmıştır ve öyle de hizmet vermektedir.

Televizyon ile, belli yaşam tarzlarını –özendirerek- sunmak ve bunun kabul gördüğü topluluğu yönetmek, istediğini yaptırmak özellikle günümüzde çok daha kolaylıkla mümkün oluyor. Bunun başarıyla uygulandığı hedef kitle ise, kadınlardır.

Kadını kullanarak yine kadını hedef alan çalışmalar (!) zamanla farklı bir boyut kazanmış 20. yüzyılda ahlaki sınırları zorlar hale gelmiştir. Günümüzde ise gerek tv programları, gerekse reklamlar aracılığıyla “kadın”ın cinselliği ön plana çıkarılarak, ortaya çıkan durum farklı bir nitelik kazanmıştır.

Kadının kimliği ; belli sınırlarla çizilmiş. Bunu uzun vadede en iyi başaran medya, en iyi kullanan da reklamlar olmuştur.

Tv dizilerine göre ‘kadın’: Evinde mükemmel bir eş, çocuklarını hiç ihmal etmeyen bir anne, ekonomik özgürlüğü elinde, işinde kariyer yapmış başarılı bir iş kadını. Spor yapan, kitap okuyan, sosyal aktivitelere de zaman ayırabilen, hatta ev işlerinde yardımcı kadına bile yardım eden…   Gerçekten böyle bir kadın var mıdır? Hiç hasta olmayan, yaşama sevincini yitirmeyen, sinirlenmeyen, arada bir yorgun düşüp uyumayan…

Reklamlar ise, ister istemez izleyenlerini şöyle bir kadının varlığına inandırıyor: Kadın; genç (muhtemelen 35 yaşı geçmemiş), vücudu kusursuz ve daima bakımlı (hiç ter kokmayan), güzel (rüzgarda saçı bozulmayan), zayıf, makyajlı ve daima modaya uyumlu (pahalı markalı) şık giyinen ve daima cinsel çekiciliği ön planda olandır.

      Kadın, erkek, çocuk tüm izleyenlerin bilinç altına dayatılan “kadın” tipi, erkeklerde, ‘o kadına sahip olma’ arzusunu uyandırırken, kadınlarda da ‘öyle olma’ mecburiyetini hissettiriyor. Dayatılan “mükemmel kadın” tipi, aslında “imkansız kadın” tipi olduğundan, sonsuz bir arayışa giren erkeğin karşısında, yıpranmış, yetersiz kalmış ve bunalıma girmiş bir kadın ortaya çıkarıyor.

      Tüm dünya ülkelerinde “kadın”ın çeşitli yollar ve kollar tarafından sömürüldüğünü, istismar edildiğini, taciz edildiğini söylemek zor değil. Çünkü yıllardır yapılan istismar, gizlenmeden gözler önünde yapılıyor. Ne reklam şirketlerinin –kadınla alakalı olsun yada olmasın- ürünlerini pazarlarken yaptığı istismar, ne de yarışma adı altında tv ekranlarında sunulan diğer programlarda yapılan taciz, gizlenmiyor. 

Hiç çekinmeden kadının cinselliğini gözler önüne seren reklamlarda rol alan kadınlar, istismar edilirken, izleyen tüm kadınlarda aslında taciz ediliyor. İzleyiciye bolca boyanıp süslenerek sunulan reklam filmleri, kadını onure edermişçesine “güzellik” kavramına büründürülerek sunuluyor. Sunulan bu Janjanlı dünyaya en çok özenenler kadınlar. Bu parıltılı hayatta en çok sömürülenler yine kadınlar. Özendirilen de onlar, özenen de, sonunda ezilen de…

Cinsel Objeye Dönüşen Kadın

Reklamı yapılacak hemen her ürün için, cinselliği çağrıştıracak bir bağ kurulmak isteniyor, bunun için de “kadın” seçiliyor.

Kadın ve erkek Parfümlerinin ikisi için de, ayrı ayrı kadın vücudu sergilenirken, erkeklerin traş bıçağı reklamında, yine kadın kullanılıyor. Kahvenin kokusuyla cinselliğe davetkar bir ortam hazırlayan reklam filmleri, kutuplarda kadını soyup şezlonga uzandırabiliyor. Otomobil lastiği(!)reklamında dahi gördüğümüz kadınlar, otomobil fuarlarında da yerlerini alıyorlar. Üzerine oturtulmuş yarı giyinik kadınlar olmasa otomobilleri fuarda fark edemeyecek miyiz acaba? Oradaki kadınların amacı fark ettirmek mi?Kendisine, her fırsatta cinsellik aramayı ve cinselliği akla getirmeyi hedef edinen reklamlar, zihinleri, sadece reklamını yaptığı ürüne ve cinselliğe odaklayarak, kapatıyor.

Bugüne dek çocukların, eğlenceli bir gıda olarak tanıdığı ve tükettiği dondurma; artık bikinili kadın görüntüleri sayesinde, çocuklar için eski masum lezzetini yitirmiş durumda. Çocuk masumiyetindeki lezzetli dondurmalar artık yerini, bilinçaltında oluşturulan şehvetli hayallere bıraktı. Dondurmalar artık “aşkımla erir misin” diyen şarkısı ile birlikte satılıyor.

Sayısı azdır fakat; kadını cinsel obje olarak kullanmayan reklamlarda da, cinselliği çağrıştıran cümleler sarf ediliyor. 

“Bana bir ülkenin tv reklamını gösterin, size o ülkenin motorunu neyin çalıştırdığını söyleyeyim”[1] Bugün reklamları izleyen herkes, bunun cevabını ülkemiz adına kendisi verebilecektir.

        Özellikle şöhretli ve güzel görünümlü kadınların, soyundurularak kullanıldığı reklam filmlerini seyreden diğer kadınlar da, bilinç altlarına yerleşen görüntü ile, “o ürünü satın aldığımda, o kadın gibi olacağım” fikrini kabul ediyor. Bu durumda tüketim adına, reklam aracılığıyla, hem reklam nesnesi olan kadının, hem de izleyici olan kadının duyguları ve fikirleri sömürülüyor. Böylece akıllarda ‘ideal’lerin yerini, ‘idol’ler alıyor.  

Bir zamanlar reklamlardaki “özgür kız” imajıyla, daima istediğini yapabilme, istediği yere tek başına gidebilme, sözüm ona, özgür olma düşüncesi çizilmişti belleklere. Oysa kadın, akıllı olmak zorundadır ve düşünmelidir. “Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözetlemek zorundadır. Erkekler kadınları seyrederler, kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler.” [2] 

 

İçinde bulunulan tehlikeli duruma, daha geniş açıdan bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Dünyayı avuçlarına almış olan kapitalist gücün, günümüzde iki zehirli baş verdiğini görüyoruz. Medya; reyting için kadını çeşitli yollarla taciz ve istismar ederken, tüketim çılgınlığı da; reklam ile kadını soyuyor. “...Kapitalizmin getirdiği cinsellik sürekli olarak tahrik edilen ve asla tatmin edilmeyen bir arzu temeline oturur. Özellikle reklamlar aracılığıyla arzuyu sürekli tahrik edip asla hazzı somutlaştırmayan bir cinselliğe dayanır.” [3]

 

Türkiye’den:

Okullarda Taciz Oranı Yüzde 92

Türk Eğitim-Sen tarafından, çeşitli illerdeki 1136 ilköğretim öğrencisiyle yapılan anketten :Ankete katılan öğrencilerin yüzde 47’si sözlü, yüzde 26’sı fiziksel, yüzde 27’si ise cinsel tacize uğradığını belirtti.(Hürriyet: 24.08.2005)

En çok şikayet Reklamlara

2002-2003 yılı Rtük’e gelen şikayet listesinin en başında reklamlar yer alıyor.

 

Dünyadan:

Çıplak spiker ilgi gördü

     Bulgaristan’da uydudan ve kablolu sistemden yayın yapan MSAT adlı özel TV kanalında ilk çıplak haber yayını 10 Aralık’ta yapıldı. Büyük ilgi gören haber yayınında, spiker Galya ilk haberde ceketini, ikinci haberde gömleğini, üçüncü haberde sutyenini, dördüncü haberde ise eteğini çıkararak çıplak kaldı.( Milliyet :13 Aralık 2001)

Japonlardan harem-selamlık metro vagonu   
Tokyo metrosunda kadınları cinsel tacizden korumak amacıyla ayrı vagon tahsis edildi. uygulama, haftanın yedi günü 07.30 ile 09.30 saatleri arasında yürütülecek.

Bu uygulama, aynı hatta 2002 yılından beri geceleri sürdürülüyor. Bütün ülkenin en yoğun yolcu trafiğine sahne olan şinjuku garıyla merkez tokyo garı arasındaki güzergahta, duraklar arası çok uzun olduğu için kadınların tacizden şikayetçi oldukları ve bu nedenle harem-selamlık vagonunun hizmete sokulduğu belirtildi. (Hürriyet : 05.04.2005) 

İslamdan başka hangi dinde harem-selamlık uygulaması var ki? Ahlaksızlığın dibe vurduğu yerde, insan fıtraten ve mecburen İslam’ı  buluyor ve uyguluyor. Aynen tokyoda olduğu gibi...   

 

Hatırlatma:

Afife jale'nin ilk kadın tiyatro'cu diye reklamı yapılıp , gençlere özendirilirken uyuşturucu müptelası ,mutsuz , fakir ve fahişe olarak yalnız başına öldüğünü biliyor uydunuz...?(milliyet: can dündar: 13.02.2004).

Afife jale: “Bir sürü çocuk sahibi bir ev hanımı olmayı ne kadar çok isterdim.Ne ün, ne para, ne güzellik. Sadece düzgün bir hayat, çocuklar, her akşam eve dönüş saati belli bir koca..."

 Dikkat!

Meşhur Fransız şairi Madam Mardirous’un Müslüman kadınlara seslenişi:

“içinde bulunduğunuz nimetin kıymetini biliniz! Burada kadına hürriyet adı altında yapılan işkenceleri bilemezsiniz siz. Omzumda hıçkırarak ağlayan kızların sayısını bir bilseniz… ışıklar ve çiçeklerle dolu bir baloya girebilmek, çok tatlı gibi görünür. Kadınlara verilen bir hak gibi sunulur. Aslında buralar kadınların sömürüldüğü, erkeklere sunulduğu, şehvetlerin tatmin edildiği yerler… Türk erkeklerine sesleniyorum: kadınlarınıza kızlarınıza bunları anlatın! Sakın bu yapılanların kadınlara iyilik olarak yapıldığını zannetmesinler. Sakın bunlara özenmesinler!”

                           

                                                                                                    AYŞEGÜL AKAKUŞ.



[1] Paul Knox

[2] John Berger

[3] Hasan Bülent Kahraman/Radikal:01.08.2005

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Doğru Tatil.

DOĞRU  TATİL

      Özellikle son yıllarda Türk toplumuna mensup çoğu insanın, Tatil sizce nedir? Nasıl bir tatil düşlersiniz? sorularına verdiği cevap: “Çalışmamak” “Zamanı boş geçirmek” “Bol bol uyumak” ve “Kalabalık şehirlerin dışına çıkarak, sessizliğe kavuşmak” gibi cevaplar oluyor.

     Son yıllarda diyoruz, çünkü batının yaşam tarzı git gide Türk toplumunu daha fazla etkilemekte. Tatil anlayışımızı da etkilediği, verilen bu cevaplardan anlaşılmaktadır. Hatta bu etkilenme küçümsenmeyecek derecededir.

 

    Bizler biliyoruz ki Türk toplumu çalışkandır, işten kaçmaz. İnançlıdır, zamanını boş işlerle harcamaz. Zamanını bomboş geçirmekse, onlar için asla mümkün değildir(!) Resmi ve dini bayramlar da uygulanacak tatili dört gözle beklemezler(!)

   Sonuna ünlem koyduğumuz cümlelerin, bugün için ne kadar doğru olduğuna siz karar verin. Yalnız bir gerçek var ki, bu cümlelerde ifade edilen yaşam tarzları bir zamanlar yaşandı. Çok değil belki de sadece yüz yıl geriye baksak, atalarımızın, dedelerimizin tatil yapmadığını, ihtiyaç da duymadığını görürüz.         

     Fiziki yaratılış olarak aynı beden yapısına sahibiz. Bizler çalışmaktan yoruluyor ve tatile ihtiyaç duyuyorken nasıl oluyor da onlar tatile ihtiyaç duymuyorlardı? Sebebi aslında çok basit. Çünkü hayatları bizden çok daha sadeydi ve yaptıkları işler gerçekten yapılması gereken işlerdi. İşleri sakin, ruhları dingin, kalpleri rahattı. Böylece vücutları da dirençli ve dinçti. Yalnızca  ellerindeki işi bir müddet bırakıp, diğer yapılması gereken işe geçerek yani iş değişikliği yaparak dinlendirirlerdi, zihinlerini ve bedenlerini. Yiyecekten giyeceğe her türlü  ihtiyaçlarını bizzat kendileri ürettikleri için, ayrıca “boş” geçirecekleri zamanları da bulunmazdı.

Zaten öyle değil midir? Tatil, çalışmaya belli bir süre ara vermek demektir. Bir Müslüman bazı işlerini belli bir süre durdurabilir. Ama bu süre içinde vaktini boş geçirmemesi, başka faydalı işlerle meşgul olması gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “...her güçlüğün yanında kuşkusuz bir kolaylık vardır. Bir işi bitirdiğinde bir başkasına sarıl...” (İnşirah 5-8) Kullukta ve yapılan ibadetlerde tatil olamayacağına göre yaşamda da, tamamen ondan kopacak, -sosyal hayattan ve sorumlu olduğumuz kişilerden ve işlerden uzaklaşacak- bir tatil olamaz.

 

Tatil deyince insanların gözünde canlanan manzara, çeşitli medya organlarınca insanımızın beynine iyice yerleştirilmiş durumdadır.Gelir durumu iyi olan aileler için Yaz tatili ayrı kış tatili ayrıdır. Ve aylar öncesinden planlanması gerekir. Yaz tatili illaki bir deniz kenarında pahalı otellerde geçirilmelidir. Karma sahil kenarlarında müziğin yüksek sesinde zıplamak demektir tatil. Kış tatilleri ise en lüks otellerin kayak merkezlerinde özel tutulmuş kayak hocalarıyla kayıp düşerek geçirilmelidir. Ve öğün beklemenize lüzum bırakmayacak  sınırsız yiyecekli içecekli açık büfeli masalar...

    

   Batı tarzı tatili benimseyen insanlara sormak gerekir. Tatilden dinlenmeyi ve sessizliği umut ederken, bu kadar kalabalık tatil beldelerinde, o beyinleri patlatacakmış gibi yüksek sesli müzikte nasıl olurda tatil yaptığınızı söylersiniz. Kendinizi, ya ruhunuzu nasıl kandırıyorsunuz? Bir düşünün bakalım, eylül ayı geldiğinde iş yerlerine bürolarına dönen insanlar, neden kendinizi dingin ve güçlü hissedemiyorsunuz. Bir yerde hata mı yaptınız acaba. Yaptığınız tatil yanlış bir seçim miydi? Yoksa başlı başına ‘tatil anlayışı’nız mı yanlıştı? Bu yüzden miydi ‘Pazartesi Sendromu’nu icad edişiniz?

       Aslında siz çalışıp gerçekten yorulurken, sizin adınıza tatil mekancıları israf ve harcama odaklı sözüm ona eğlence planlarını çoktan yapmışlardı. Onlar, insanların bilinç altına, uyu uyu yat, yat yat uyu şarkısını fısıldıyorken, siz o plana düştünüz... Eş, dost ve akraba arasında dinlenme imkanı varken zaman ve mal israfına yol açan üstüne yorgunluk veren böyle bir tatil anlayışına düşmek ne acı.

 

Yakın geçmişimizde tatil anlayışı böyle olmasa da, günümüzde olan olmuş maalesef. Bundan sonrası için, tehlike arz eden şey, -özellikle yeni kuşaklar için- ‘tatilin bir yaşam tarzı’ haline dönüşmemesidir.

                                                                                                                 Ayşegül  Akakuş.

Yorum (1) Yorum yaz!